28 Kasım 2007

İSLAM GERÇEĞİ-1-BÖLÜM

BU KİTAPÇIĞI BLOGUMA EKLERKEN BİR KONUYU AÇIKLAMAM GEREK.....
KURAN DIŞINDA HİÇBİR SÖZCÜĞÜ KABUL ETMEDİĞİMDEN....(ÇOCUKLARIMA NASİHAT İÇİNE BAKILABİLİR)müslüman yerine müslim,namaz yerine salat,cami yerine de mescid denmesi gerektiğini düşündüğümü açıklamak ihtiyacı hissettim...KARAR SİZİN...
YİNE DE EKLEYEYİM....İSLAM GERÇEĞİ İSİMLİ YAPITA İMZA KOYAN ALTI BİLİM ADAMININ AYNİ YAPITTAKİ GÖRÜŞÜNÜ:
KURAN ANLATIMIYLA DİN-İSLAM

Kur'an'a göre dinin sahibi sadece Allah'tır. Dolayısıyla din Allah tarafından konan, korunan ilahi ve evrensel bir kurumdur. Bu kurumda hüküm sahibi tektir; Peygamberlerin hem görevleri hem de büyüklükleri din kuyuculuğundan ve koruyuculuğundan değil, sadece Allah tarafından gönderilen dini tebliğ etmelerinden kaynaklanır. Hiçbir peygamberin din koyuculuğunda Allah'la beraberlik veya ortaklık gibi bir yetkisi ve üstünlüğü yoktur. Dinin bir tek sahibi vardır: Allah. Kur'an'ın bu konuya ilişkin ifadeleri çok açıktır. "Gözünüzü açıp kendinize gelin! Arı-duru din yalnız ve yalnız Allah'ındır" (Zümer, 3). "Bana, dini yalnız Allah'a özgü kılarak O'na ibadet/kulluk etmek emredildi" (Zümer, 11).
Allah dışında herhangi bir kişi veya gücün, herhangi bir gerekçeyle Allah'ın yanında söz, hüküm, etki, şefaat, yaklaştırıcılık imkanına sahip kılınması veya düşünülmesi şirk, yani Allah'a ortak koşmaktır. "Yoksa Allah'tan başka şefaatçılar mı edindiler?... De ki: Şefaat, tümden Allah'ındır" (Zümer, 43, 44).

Allah'a iman ve sevgi, Allah'ın yanında birilerinin daha devreye sokulmasına bağlı hale geliyorsa Kur'an bunu da şirk(2) belirtisi sayar.
Kısacası, din konusunda Kur'an şu ilkeyi tartışmasız bir hakikat olarak ilan etmektedir. "Gerçek, Rabbinden gelir. O halde sakın kuşkuya düşenlerden olma" (Bakara, 147). "De ki: Sadece Allah götürür hakka. Hakka götürebilen mi izlenmeye daha layıktır yoksa kılavuzlanmadıkça yolu bulamayan mı? Peki, ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz?" (Yunus, 35).
Din konusunun temel Kur'ansal bakış açısı bu olduğu içindir ki, Cenabı Hak dinin adını da bizzat kendisi belirlemiş ve bu adın başka bir kuvvete nispet edilmesini önlemiştir. Kur'an'ın getirdiği birlik dininin adı İslam'dır(3) ve bu adın yerine veya yanına başka
hiçbir kelime kullanılamaz.
(Ali İmran, 19, 85; Maide, 3).

ALINTI-İSLAM GERÇEĞİ-A.Ü.İ.F.-1995-SAYI-197-SH.8
(3) İslam; Arapça bir kelimedir. Türkçesi barışı hakim kılmak demektir. Din terminolojisinde "Allah'a teslim olmak" şeklinde mana verilmektedir.


BİRİNCİ BÖLÜM
İNSAN VE DİN
KISIM I
İNSAN - DİN İLİŞKİSİ
1. İnsan - Din İlişkisinin Sürekliliği :
İnsan öteki canlılardan mahiyet bakımından farklıdır; yani, canlılardan herhangi birinin evrimi sonucu varolmuş değildir. İnsana verilmiş olan temel nitelikler öteki canlılardan hiçbirinde bulunmamaktadır. Günümüz insan felsefesinde bu temel niteliklere insanın varlık nitelikleri denilmektedir.
Şüphesiz, insanın, topluluk halinde yaşayarak varlığını sürdürmesinde birtakım canlılarla ortak bir yönü vardır. Ancak, öteki canlı türlerinde davranış ve ilişkiler hep belirli ve sınırlı bir biçimde yenilenirken; insanın temel nitelikleri insanlar arası ilişki ve eylemlerde varlık uzantıları olarak kendisini göstermektedir. Hem de, çok yönlü değişme, gelişme, yenileşme, farklılaşma, öncekilerden değişik biçimleme imkan ve görünüşleri sergilemektedir.
Din, bütün varolanlar arasında yalnız insana verilmiş bu temel niteliklerden biridir. Ancak, bu temel niteliğin önemli bir yanı; dinin, kutsal olan ile yani, insanın varlığını kendisinden aldığı ve kendisine döneceği en yüce gerçek ile ilgili olmasıdır. Bundan ötürü, diğer insan niteliklerinin insanlar arası davranış ve faaliyetler sırasında objektifleşmeleri insanın bu ilişkilerinden az çok etkilenmektedir. Din onlara, yoğunluğu değişebilen bir tarzda nüfuz etmekte, kutsal bir anlam katmaktadır.

Demek ki, insan, kutsal olanla iletişim kurabilecek nitelikte yaratılmıştır. İnsanın bu yönü, onun insanlararası eylem ve davranışları sırasında somutlaşmaktadır. O, insanın Mutlak Varlık'a kendisini vermesi yani, kulluk etme kabiliyetidir. Bu kullukta insan güven bulmaktadır. Başına gelen ve gelecek olan birçok sıkıntıya, karşılaşabileceği eziyetlere dinin etkinlikleri sayesinde kazanabilmektedir.
Bilinmektedir ki, insanların Mutlak Varlık hakkındaki inançları ve ona kulluk etmeleri, yani dinsel yaşayışları hep aynı biçimde olmamaktadır. Bu yüzden, yeryüzünde, tarihten önce ve tarihin değişik çağlarında çeşitli dinler görülmektedir. Onun için, dinleri sınıflandırmaya ihtiyaç duyulmuştur. Yeryüzünün değişik bölgelerinde görülen ilkel kabile dinleri, eski Mısır, Mezopotamya veya Anadolu'da yaşanmış olan çok tanrılı ulus dinleri, geleneksel dinler arasında yer alır. Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed gibi peygamberlerin tebliğ ettiği dinler de semavi dinler diye anılmaktadır.
Kısaca, dinin insanla yaşıt bir olgu olduğunu söyliyebiliriz. İnsanın dinsel varlığı ve din hayatıyla ilişkileri eskiden beri sürüp gelmektedir. İnsan varoldukça devam edeceği de kuşkusuzdur.
2. Din, Birey ve Toplum :
Herbir insanın, din ile olan ilişkisi dinin öncelikle bireysel yönünü belirtir. Din daima önce kişiseldir. Bu durum evrensel dinlerde apaçık görülür. Din duygusunu açıklamak oldukça güçtür. Ancak, bu duygu kendisini inanç, ibadet ve gruplaşma yani cemaatleşme olmak üzere üç değişik tarzda göstermektedir.

Değer ve sıra bakımından hangisinin önce geldiği din bilginlerince tartışma konusu olan ilk iki görünüşten inanç, ilk tecrübelere bağlı seziş, duyuş ve inanıştan doğmakta ve çeşitli ibadet şekillerine yol açmaktadır. Bu tasavvurlar insanları birleştirici bir etki taşır. Bu, ilkel dinlerin mensupları için de böyledir. Sadece, kendilerinin bildiği bir efsane bile onlar için kuvvetli bir bağlayıcı etkiye sahiptir. Evrensel dinlerde ise insanları birbirine yakınlaştıran, böylece gruplaşmalarını sağlayan inanç esaslarının içeriği efsaneler şeklinde değil, öğreti yani kitap şeklinde ortaya çıkmaktadır. Her dinde mevcut inançlar, belli esaslar halinde ifade edilebilmektedir. Dine bağlılık, genellikle bu ifadelerin tekrarlanması ile açığa vuruluyor. Böylece, ister ilkel dinin efsaneleri, isterse kitap halinde bulunsun; bu itikat esasları insandan insana yayılma eğilimi gösteriyor ve onları birbirine bağlayıcı, birleştirici bir köprü ve bir bağ oluyor.
İtikat esasları ile ibadetler birbirine sımsıkı bağlıdır. İbadetleri, geniş anlamda, kulluk olarak yani tapınma olarak ifade edebiliriz. Dar anlamda ise tapınma, belli zamanlarda yerine getirilen birtakım kutsal fiil ve ayinlerdir.
Din, yalnızca bir yaşantı, bir görüş ve düşünme olmakla kalan bir olgu değildir; tersine, o aynı zamanda tarihin her çağında ve her toplum içerisinde iradi davranışlar olarak da gözlenebilmektedir. İlk bakışta, din duygusunu algılayan, bireyin kendisi olduğu halde, söz konusu duygunun tebliği ile duyurulması; böylece yaygınlaşması o tebliği kabul edenlerden bir topluluk oluşturmaktadır. Böylece ortaya çıkan topluluklara, dinden kaynaklanan topluluklar, dini topluluklar denmektedir.

Bu topluluklarda aynı din duygusunu paylaşan insanların hem din konusunda, hem de diğer konularda birbirlerinden derin bir etkilenme halinde oldukları görülmektedir. Çünkü bu duygu sözgelişi, insanların ailesi, mesleği, yönetimi, dili, beğenisi vb. gibi günlük yaşantıda insanların karşılaştıkları olgu ve durumlarla ilgili çeşitli prensipler oluşturmaktadır. Buna dünya görüşü de deniliyor. Bu prensipler içten gelen baskı şeklinde insanları etkileyerek onların günlük davranış ve yaşayışlarına, yakınlaşma ya da uzaklaşmalarına yolaçar. Böylece, sözkonusu topluluk mensuplarının bilinçli veya bilinçsiz hayat faaliyetlerinde etkisi görülür. Yani din duygusu bireyleri farklı bir iç yaşayışla değişik bir kişilik kazanmaya götürüp, farklı bir topluluk oluştururken; bu duygunun dünya ile ilgili yorumları, toplumsal yaşayışı da düzenler.
Bu görünüşler, herhangi bir din yayılıp geniş bir topluluk oluşturduktan sonra, bu topluluk içerisinde cemaatcik denebilecek toplulukların hayatında da gözlenebilmektedir.

KISIM II
SEMAVİ DİNLER VE ESASLARI
Semavi din, Yüce Allah'ın gönderdiği vahye dayanan dinlere denir. Bunlar, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam dinleridir. Yahudilik, Hz. Musa'ya ve İsrail peygamberlerine gönderilen Tevrat'a; Hıristiyanlık, Hz. İsa'ya gönderilen İncil'e ve İslam ise Hz. Muhammed'e gönderilen Kur'an-ı Kerim'e dayanır. Semavi olmayan dinler de vardır. Bunlar, Allah'tan vahiy almamış insanlar tarafından kurulmuşlardır. Konfüçyüs'ün kurduğu dine Konfüç-yüsçülük, Budda'nın kurduğu dine Buddizm, Tao'nunkine Tao-

culuk, Hintliler'in atalarından gelen dine de Hinduizm denmektedir. Dinler, böylece kaynak bakımından ikiye ayrılmış oluyorlar. Vahye dayananlara semavi, vahye dayanmayanlara beşeri dinler deniliyor. İsimlerini zikrettiğimiz dinler tarihi en eski ve inanıp kabul edenleri en çok olanlarıdır. Şüphesiz bunların dışında başka dinler de vardır. Ancak, inananları ya hiç kalmadığı için veya sayıca az insan tarafından kabul edildikleri için onlara burada değinilmemiştir.
3. Allah Kavramı :
Semavi dinlerin birleştikleri ilk temel ilke şudur: Kainatı yaratan ilim, kudret, irade sahibi mutlak bir varlık vardır. Her dilde adı başka olabilir. Türkçe'de Tanrı, Kur'an'da Allah, İngilizce'de God, İbranca'da Yahva'dır. Kur'an'a göre Allah tek ve birdir (Ba¬kara, 163)(1). Bütün kainat ve içinde olanları O yaratmıştır (Fur-kan, 59) ve bilmediğiniz şeyleri yaratmaya devam etmektedir (Nahl 8). Yaratmada ve yarattığını yönetmede hiç bir yardımcıya ihtiyacı yoktur ve aracı da kullanmaz (Kehf, 51). O'nun soyu sopu, babası ve oğlu da yoktur. "O Allah tektir, varlığın dayanağı¬dır, o doğurmamış ve doğmamıştır. Hiç bir nesne O'na denk değildir" (İhlas, 1-4). "Yaratıklardan hiç birine benzemez" (Şura, 11). İnsanın aklına gelebilecek herhangi bir varlıktan başkadır. İnsanlardan herhangi biri O'na manen yücelmek ve ulaşmak is¬terse, hiç bir yaratığa ihtiyaç duymadan doğrudan doğruya, kalbi, zihni, aklı ve bütün varlığı ile samimi bir şekilde aracısız yalnız O’na yönelmesi, O’na bağlanması ve güvenmesi yeterlidir. Çünkü O, tektir.

(1) Bu Kitapçıkta bu şekilde parantez içinde belirtilen kelime ve rakam, Kur'an'-ı Kerim'deki sure ismini ve ayet numarasını göstermektedir. Örnek olarak (Bakara, 163) ifadesi, Bakara suresinin 163 ncü ayeti demektir. Surelere, Kur'an'daki büyük bölümler, ayetlere ise Kur'an cümleleri denilebilir.





Allah insanı, taşa, ağaca, puta, heykele, insana (peygamber, şeyh, veli, bilgin, önder olsun) tapmaktan kurtarmak için, onu, kendi sevgili kulu yaparak, kişilik sahibi kılmak ister; ancak, insanın kendisini var edene karşı şükretmesi gerekir. Kur'an, Al¬lah'ın insana çok merhametli olduğunu, hiç kimseye anlatmadan tövbe ederek kendisinden af dilemesiyle günahlarından arınacağını ve bundan dolayı kimseye mahcup olmaması gerektiğini açıkça bildirmektedir. "Allah'ın merhameti dünyaları kaplamıştır" (A'raf, 156). Allah'a sevgi ve saygıyla, içtenlikle yönelmek ve bağlanmak gerekir. Kur'an'ın bildirdiği Allah, adalet ve merhamet sahibidir. Hem acıyan, hem koruyandır (Fatiha, 1-2).
Kur'an'a göre dinin sahibi sadece Allah'tır. Dolayısıyla din Allah tarafından konan, korunan ilahi ve evrensel bir kurumdur. Bu kurumda hüküm sahibi tektir; Peygamberlerin hem görevleri hem de büyüklükleri din kuyuculuğundan ve koruyuculuğundan değil, sadece Allah tarafından gönderilen dini tebliğ etmelerin¬den kaynaklanır. Hiçbir peygamberin din koyuculuğunda Allah'la beraberlik veya ortaklık gibi bir yetkisi ve üstünlüğü yoktur. Dinin bir tek sahibi vardır: Allah. Kur'an'ın bu konuya ilişkin ifadeleri çok açıktır. "Gözünüzü açıp kendinize gelin! Arı-duru din yalnız ve yalnız Allah'ındır" (Zümer, 3). "Bana, dini yalnız Allah'a özgü kılarak O'na ibadet/kulluk etmek emredildi" (Zümer, 11).
Allah dışında herhangi bir kişi veya gücün, herhangi bir gerekçeyle Allah'ın yanında söz, hüküm, etki, şefaat, yaklaştırıcılık imkanına sahip kılınması veya düşünülmesi şirk, yani Allah'a ortak koşmaktır. "Yoksa Allah'tan başka şefaatçılar mı edindiler?... De ki: Şefaat, tümden Allah'ındır" (Zümer, 43, 44).



Allah'a iman ve sevgi, Allah'ın yanında birilerinin daha devreye sokulmasına bağlı hale geliyorsa Kur'an bunu da şirk(2) belirtisi sayar.
Kısacası, din konusunda Kur'an şu ilkeyi tartışmasız bir hakikat olarak ilan etmektedir. "Gerçek, Rabbinden gelir. O halde sakın kuşkuya düşenlerden olma" (Bakara, 147). "De ki: Sadece Allah götürür hakka. Hakka götürebilen mi izlenmeye daha layıktır yoksa kılavuzlanmadıkça yolu bulamayan mı? Peki, ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz?" (Yunus, 35).
Din konusunun temel Kur'ansal bakış açısı bu olduğu içindir ki, Cenabı Hak dinin adını da bizzat kendisi belirlemiş ve bu adın başka bir kuvvete nispet edilmesini önlemiştir. Kur'an'ın getirdiği birlik dininin adı İslam'dır(3) ve bu adın yerine veya yanına başka hiçbir kelime kullanılamaz (Ali İmran, 19, 85; Maide, 3).
4. Allah'ın Elçisi Olarak Peygamber Kavramı :
Din deyince insanın aklına ilk anda Allah ve sonra Peygamber gelmektedir. Allah'a inanınca, Allah'ın insanı irşat yani aydınlatmak için peygamber göndermesine de inanmak gerekir. Allah insana, işlerini yapması için genel bilgi kaynağı olarak akıl
(2) Şirk; Arapça bir kelime olup, Tükçemizde ortak koşmak demektir. Hz. Peygamber zamanındaki muhatabı olan Araplar, Allah'ın varlığını kabul etmek¬le birlikte, çeşitli şeylerin O'nun ortakları olduğunu söylerlerdi.
(3) İslam; Arapça bir kelimedir. Türkçesi barışı hakim kılmak demektir. Din terminolojisinde "Allah'a teslim olmak" şeklinde mana verilmektedir.

verdi ve sonra aklı destekleyen özel bilgileri peygamberler vasıtasıyla gönderdi. Peygamberlik ancak, Allah'ın seçtiği insanlara vergidir. Allah'ın bu seçmesinde ne ırkın, ne soyun, ne de aşiret ve ailenin etkisi olur. Kur'an, Allah'ın elçisi anlamında 'resul" ve Allah'tan haber veren anlamında "nebi" kelimesini kullanır. Bunların bütün görevleri, Allah'ın gönderdiği emirleri, hükümleri olduğu gibi insanlara bildirmek ve duyurmaktır. Gerektiğinde bunların uygulamalarını da gösterme görevleri vardır.
Hz. Muhammed Yüce Allah'ın son peygamberidir. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Muhammed'in iki yanı anlatılır. Birincisi onun, herkes gibi bir insan oluşudur. Her insan gibi onun da anası, babası, çocukları vardı. Her insan gibi pazara gider, alışveriş yapar, yemek pişirir, dikiş diker, çalı çırpı toplardı. Arkadaşları ile yan yana oturur, beraber yer içerlerdi.
İkinci yanı peygamber oluşu idi. Yüce Allah ona melek Cibril ile vahiy(4) gönderirdi. "O, kendisine vahiy gelen bir insandan başka bir şey değildir" (Kehf, 110). "O da Kur'an'a uymakla yükümlü idi" (Ahkaf, 9). Kur'an'a uymakta peygamber ile insanlar arasında fark yoktur.
Hz Peygamber'in, Allah'tan emir almadığı ve sırf kendi fikrine göre hareket ettiği bazı hususlarda yanılmalarını Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de_göstermiş ve düzeltmiştir. Böylece peygamberlik ile Tanrılık arasındaki mesafeyi insanlara anlatmak istemiştir.
(4) Vahiy; Arapça bir kelimedir. Türkçesi bildirmek demektir. Dini bir kavram olarak vahiy, Allah'ın dilediği bilgileri peygamberin kalbine koyması, yani bildirmesi demektir.
Cibril; Vahyi, Peygamberlere getirmekle görevli meleğin ismidir. Müslümanlar hem Cibril, hem de Cebrail olarak söylemektedirler.

Bundan dolayı, hiç bir müslüman, Hz. Peygamberi insanüstü bir kutsallığa yükseltmeye koyulmamıştır. Ama, ne gariptir ki şeyhlerini, velilerini peygamberden daha yüce ve kutsal mevkiye yükseltmeyi başarmışlar, ancak Hz. Peygamberden daha üstün bir insanın olmaması gerektiği İslam esasına ters düşmemek için kurnazlık yapmışlar; ya Hz. Peygambere ek kutsallıklar isnat ederek veya başka kaçamak yorumlarla fikirlerini İslam'a
göre meşru göstermeye çalışmışlardır. Bu gibi fikirler uydurma ve hayali rüya ve hikayelerle hala sürdürülmektedir.
Hz. Muhammed'den sonra peygamber göndermeye gerek kalmamıştır. Çünkü Kur'an, hiç kimsenin sözü karışmadan Allah'ın sözü olarak, bize kadar gelmiştir. Kur'an, aklı da Kur'an gibi bir bilgi ve hüküm kaynağı kabul etmiştir. İkisi beraber yardımlaşarak çalışacaktır. Artık Hz. Muhammed'den sonra peygamberlik davaları geçersizdir. Ama alim ve müctehid olma, anlayıp hüküm çıkarma devam edecektir.
5. Allah'ın Buyruğu Olarak Kitap Kavramı :
Yüce Allah'ın insana verdiği aklı destekleyici olarak peygamberlere gönderdiği vahyin peygamberler tarafından kayda geçirilmiş olması ile kitap ortaya çıkıyor. Tarih gösteriyor ki, Hz. Peygamberden önceki peygamberlere gönderilen vahiy bilgileri
tam ve zamanında kayda ve kitaba geçirilememiş, ağızdan ağza gelmiştir.
Bu suretle peygamberlerle, din bilginlerini sözleri vahiy bilgisi ile karışmıştır.
Kur'an'a gelince, Hz. Muhammed'e vahiy geldikçe onu önce kendisi iyice ezberlerdi ve sonra katiplere yazdırırdı ve bütün

müslümanlar ezberlemekte yarışırlardı. Bu, özellikle o dönem için normal idi. Çünkü okuma-yazmayı bilenlerin sayısı çok az olduğu için, Kur'an'ı öğrenmek, ancak ezberlemek yoluyla mümkün olabiliyordu. Hz. Peygamberin bile okur yazar olmadığı bilinmektedir.
Hz. Muhammed son peygamber olduğundan Kur'an da son vahiy kitabıdır. Artık bundan sonra vahiy yoktur. Yalnız bu vahyi anlama ve yorumlama insanlara bırakılmıştır. Kendi bilgilerine, bulundukları zaman içindeki ihtiyaçlarına göre onu anlama ve ondan hüküm çıkarma hakları bulunmaktadır. Ancak bu hak, "ben böyle yorumluyorum" diyerek Kur'an'a ters düşen yaklaşımları halka telkin etme hakkı doğurmaz. Şüphesiz yorum yapabilmek için yeterli bilgi düzeyine ulaşmış olmak gerekir.
Dinin dayanağı plan vahyin verilerini, kuşkusuz ve tartışmasız bir kitapta toplayan Yaratıcı, bu kitabın anlaşılması ve bu kitap dışında kalan hususlarda yeni ilkeler tespit edilebilmesi için aklın çalışmasını emretmiştir. Kur'an buna taakkul yani, aklı işletmek demekte ve birçok ayetinde insanı aklını işletmeye çağırmaktadır. Ancak taakkul olayını yani akılcılığı Kur'an'ı yorumlamada bütünüyle serbestlik olarak algılamamalıdır. Akılcılık, bilimsel verilere dayanmalıdır. Kur'an'ın anlaşılmasına yardımcı bir yöntem olması gerektiği gözden kaçırılmamalıdır.
İlginç noktalardan biri de şudur ki, insanı defalarca aklını kullanmaya çağıran Kur'an'da akıl, cevher olarak ifade edilmemiştir. Başka bir deyişle Kur'an'da akıl kelime olarak geçmez. Bunun yerine aklın fiil halinde türevleri kullanılır. Bunun bize ver-

mek istediği ibret açıktır: Önemli olan, işletilen akıldır. İşletilmeyen veya çeşitli oyunlar, aldatmalarla ipotek altına sokulan bir akıl Kur'an'ın anladığı manada akıl değildir. Kur'an'ın birçok aye¬ti, "umulur ki akledersiniz, akledebilirsiniz diye" şeklinde bitmektedir. Kainatın ve imanın sırları aklın işletilmesiyle çözülebilecektir. Aklın işletilmemesi halinde, insanın Allah'ın kudretini fark etmesinden değil sadece şuursuz bir şekilde ifade etmesinden bahsedilebilir, Oysaki Kur'an, hayatın da ölümün de beyyine üzerine oturmasını istiyor (Enfal, 42). Kur'an'da 19 yerde yalın halde, birçok yerde de türevleriyle geçen beyyine, akıl ve idrakin işletilmesiyle elde edilen kanıt demektir. O halde, Kur'an'ın imanı beyyine üzerine oturan, yani akılla kucaklaşan bir imandır. Akıla sırt dönen iman Kur'an'dan onay alamaz.
Aklın böylesine merkezi bir role sahip kılınması bizi şu sonucu kabule götürür. Kur'an dininin temel kaynağı, insanlık dünyasına gelişi bakımından vahye, anlaşılması açısından akla dayanan bir kitaptır. Bunun içindir ki Kur'an, vahyi, insanlık dünyasına inişinden itibaren ilim olarak anmaktadır (Bakara, 145; Ra'd, 37). Demek oluyor ki, dinin ilahi dayanakları da insanlık dünyasına inişten sonra doğrudan doğruya ilim konusu olmaktadır/Bize yararlı olmaları için aklın işlerlik alanı içine çekilmesi gerekir.
Kısacası, işe yarayan bir din için, işletilen bir aklın zorunlu olduğu, Kur'an'ın temel kabulleri arasındadır.
a. Vahyin verilerini toplayan kitap, temel ahlaki prensiplerin de kaynağıdır. Tevrat'ta bu prensiplere On Emir denir. Bu On Emir şöyle sıralanmaktadır:

(1) Yalnız Allah'a tapacaksın.
(2) Allah'ın adını boş yere ağzına almayacaksın.
(3) Cumartesi gününü kutlayacaksın.
(4) Anana, babana hürmet edeceksin ki, ömrün uzun ol¬
sun.
(5) İnsan öldürmeyeceksin.
(6) Zina etmeyeceksin.
(7) Hırsızlık etmeyeceksin, çalmayacaksın.
(8) Yalan yere şahitlik etmeyeceksin.
(9) Komşunun karısına göz dikmeyeceksin.
(10) Başkasının malına, servetine göz koymayacaksın.
Burada zikredilen On Emrin maddeleri Yahudi ve Hıristiyan dininin en açık ve belli ilkeleridir.
b. Kur'an-ı Kerim'de bu ilkelerin karşılıklarından olan buyruklar İsra Suresinde şöylece sıralanıyor (İsra, 22-37).
(1) Allah'tan başkasını Tanrı yapma, O'ndan başkasına tapma.
(2) Anana, babana iyilikte bulun ve iyi davran.
(3) Akrabaya, yoksula, yolda kalana hakkını ver.
(4) Harcamalarında orta yolu tut, saçıp savurma.
(5) Geçim kaygısı, yoksulluk korkusuyla çocuklarını öldürme.
(6) Zinaya yaklaşma! Çünkü o iğrenç bir iştir.
(7) Allah'ın saygın kıldığı cana kıyma, onu öldürme.
(8) Yetimin malına, iyilik dışında yaklaşma.

(9) Verdiğin sözü yerine getir.
(10) Ölçü ve tartıda hile yapma.
(11) Hakkında kesin bilgin olmayan şeye uyma.
(12) Yeryüzünde böbürlenerek yürüme.
Kur'an-ı Kerim başka bir ayetle toplu olarak şu genel ilkeleri bildirmekte ve bunları "iyi insan"ın sıfatları olarak göstermektedir.
c. İyi insan :
- Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, Peygamberlere inanır.
- Akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmış olana, muhtaçlara, özgürlüğe kavuşma çabasında olanlara malı seve seve verir.
- Namazı kılar, zekatı verir, verdiği sözünü tutar, zorda, darda ve savaş anında sabreder.
İşte bunlar, sözü ile işi doğru olanlardır, işte saygın ve saygılı olanlar bunlardır (Bakara, 177).
Semavi dinler arasındaki inanç ve amelle ilgili ortak ilkeler sırf bunlar olmayıp daha da çoğaltılabilir. Ancak bunlar en genelleri olduğundan bu kadarını vermekle yetinmek istiyoruz.
"Tevhid dininde hiçbir boyutta iki ve ikilik yoktur" ilkesinin dinin kaynağı konusundaki ifadesi şu olmaktadır: Dinin kaynağı da tektir. Bu tek olan kaynağa çeşitli boyutlarda açıklamalar, yorumlar getiren kişi ve kuvvetlerin birden çok olması anılan temel ilkeyi değiştirmez. Bunun içindir ki, temel kaynağı açıklayan "sünnet"o ve diğer bilimsel ve fikirsel faaliyetler kaynakta teklik ilkesini zedeleyecek ve Allah'ın yanına bir tür yedek din koyucuları ilave edildiği izlenimini verecek biçimde algılanamaz. Yani İslam Dininin temel kaynak kitabı sadece Kur'an-ı Kerimdir. Hiçbir söz O'nun dengi olamaz. O, Allah'ın sözüdür. Sünnet Kur'an'a muhalif olmaz.
Bu tespitin, yine Kur'an'ın beyanlarıyla bizi götürdüğü temel kabul şudur: Din adına hüküm ve söz yetkisi yalnız Allah'ındır. Allah, mesajlarını insanlığa vahiy yoluyla "kuşkusuz, çelişmesiz, açık, kesin, ayrıntılı" bir kitap halinde göndermiştir. Bu kitap Kur'an'dır.
Dinin içeriğini, çerçevesini Kur'an çizer. Bunun dışında hüküm kaynağı aramak aldanış, kabullenmekse şirktir, yani Allah'a din koyma konusunda ortak koşmaktır. Kur'an'ın tebliğcisi olan. Hz. Peygamber bu ana kaynağın dışında din adına hiçbir şey söylemez ve söylememiştir. Onun yaptığı, ana kaynağın zaman üstü buyruklarına açıklama getirmek ve o buyrukları canlı örnek¬lerle insan hayatına kazandırmaktır. O halde, Hz. Peygamber'e isnat edilen bir söz veya fiil, Kur'an'daki buyruklarla çelişirse o söz veya fiilin Hz. Peygamber'e isnadı kabul edilemez. Bunun aksini söylemek, Allah dışında din sahibi ve koyucusu icat et¬mek olur ki, bunun Kur'an'daki adı şirktir.
(5) Sünnet; Arapça bir kelimedir. Din terminolojisinde Hz. Peygamberden rivayet edilerek gelen sözlerine ve davranışlarına Sünnet denilmiştir.

Dini, tek kaynağın dışındaki kaynaklara dayandırmak ve bu kaynaklara kaçınılmaz dayanaklar unvanı vermek Kur'an'a göre, dini parçalayarak alt kutsal kitaplara ayırmaktır. Kur'an bunu şirkin aldatıcı ve oyalayıcı oyunlarından biri sayar. Müminun Sure¬si 51-54 ayetleri bu konuyu ürpertici bir ifadeyle dikkatlere sunmaktadır. "İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir ve ben de sizin rabbinizim; o halde benden korkun. Fakat onlar işlerini aralarında parçalayıp çeşitli kitaplara ayırdılar. Tüm hizipler yalnız kendi ellerindekiyle sevinip övünmektedirler. Artık sen onları bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak".
Son hüküm kaynağının vahyin kitabı olarak belirlenmesinin en hayati sonucu, dindeki helal ve haram hükmünün Kur'an ayetleri dışında bir metne dayandırılmaması gerçeğidir. Buna, tahrim (haramlaştırma) yetkisinin Allah'ın tekelinde oluşu diyoruz.
Kur'an, tahrim yetkisini, Hz. peygamber de dahil hiçbir insana vermemiştir. Bizzat Peygamber'e şöyle deniyor: "Ey peygamber, Allah'ın sana helal kıldığı şeyi, eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek neden haramlaştırıyorsun?" (Tahrim, 1).
Birçok ayet, haramlaştırma yetkisinin insan tarafından kullanılmasını Allah'a iftira etmek, yalan isnat etmek olarak nitelendiriyor ve şiddetle eleştiriyor. Bazı örnekler verelim: "Yalan düzerek Allah'a iftira etmek için, dillerinizin uydurma nitelendir-meleriyle "şu helaldir, şu da haramdır" demeyin. Yalan düzerek Allah'a iftira edenler kurtulamazlar" (Nahl, 116).

"De ki: "Ne oldu size de Allah'ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir haram yaptınız bir de helal? De ki; 'Allah mı size izin verdi yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?" (Yunus, 59). "Al¬lah size Kitab'ı ayrıntılı bir biçimde indirmişken, Allah'ın dışında bir hakem mi arayayım?" (En'am, 114). "Zorda kalışınız dışında üzerinize haram kıldığını bizzat kendisi size ayrıntılı bir biçimde açıklamıştır. Birçokları, ilimsiz bir biçimde, kendi keyiflerine uyarak insanları şaşırtıyorlar. Hiç kuşkusuz senin rabbin sınır tanımaz azgınları çok iyi bilmektedir" (En'am, 119).
6. Ahiret Kavramı :
İnsanın kendisini en çok meşgul eden düşünce, varlığının devam etmesidir. Çünkü var olmasından çok memnundur; ondan çok haz ve huzur duymaktadır. Onu kaybetmek istememektedir. Fakat kesin olarak görüyor ve biliyor ki, dünyalara değişmeyeceği bu varlığının sonu vardır ve ölüm mutlaka gelecektir. O halde bu varlık elinden gittikten sonra ne olacaktır?
İşte insanı en çok ürküten ve ürperten soru budur. İnsan buna cevap bulmaya çalışmış ve öldükten sonra yaşamaya başka bir şekilde devam edeceğine kanaat getirmiştir. En ilkel dinlerde bu inanca rastlandığı gibi en mükemmel dinlerde de bunun yeri bulunmaktadır. Çünkü insanoğlunun problemidir.
Yahudilik ve Hıristiyanlıkta ölüm sonrası hayat için açık ve belli bir fikir yoksa da inanç bulunmaktadır. Bu hususu en açık bir şekilde ortaya koyan Kur'an-ı Kerim'dir. Ateist düşünce insanı yalnız bu dünyada ele alır, ölünce bırakır. Semavi Dinler ise insanı hem bu dünyada, hem öldükten sonraki dünyada ele alır

ve her iki dünyada mutlu olmasının yollarını gösterir. İslam Dininin bildirdiği "ahiret" insanın sadece ölümünden sonraki yaşamını değil, özellikle ölümden önceki yani Dünya yaşamında da onun bireysel ve toplumsal ilişkilerdeki nizam ve intizama uyumunu sağlamakta rol oynayan önemli bir kavram olarak da değer kazanmaktadır.
Ahireti inkar edenlere karşı Kur'an'ın getirdiği akli, ilmi deliller çoktur. Ahireti inkar etmenin en belirgin sebeplerinden biri ahlaki ve sosyaldir. Bunlar, dünyada yaptıklarından sorumlu tutulup hesap görmek istemeyenlerdir.
7. Semavi Dinlerin Temel Telkinleri :
Kur'an'ın anlattığına göre tüm ilahi dinlerin özel adı İslam'dır. Ancak tarihte, Yahudiler kendilerine peygamberlerle gönderilen vahyi kendilerine has sayarak Yahudilik, Hıristiyanlar da Hz. İsa'nın getirdiği ilahi bildirilere Hz. İsa'nın Yunanca olan adına isnat ederek Hıristiyanlık demişlerdir.
Bunun için İslam'a Muhammedilik demek ilmen de dinen de hiç doğru değildir. İslam adını Yüce Allah Kur'an'da seçmiş ve koymuştur. Kur'an-ı Kerim bu düzeltmeyi de yapmış, tebliğ ettiği dinin bir ulusa veya şahsa ait olmadığını, sadece Allah'a ait olduğunu İslam kelimesi ile pekiştirmiştir ve bütün insanları eşit olarak Allah'ın dinine yani İslam'a çağırmaktadır.
Kaynağı aynı olmasından ötürü bu üç din arasında temelde devam eden ortak ilkeler bulunduğu gibi değişen hükümler de vardır. Değişmeyen ortak ilkeler evrensel ve ezeli ilkeler olup, zaman aşımına uğramazlar.

İlahi ve semavi dinlerde temel ilke Allah'a inanmaktır. Yahudiler, Allah'ın kendilerini en üstün ulus yarattığına inanırlar; böylece, kendileri Allah'ın her milleti eşit derecede yaratmış olduğuna ters düşerler. Hıristiyanlar ise daha ileri giderek Allah'ın oğlu olarak İsa'ya Tanrı diye inanır ve ibadetlerini, dualarını İsa'ya yaparlar. Bu suretle Allah ile insan arasına aracı koymuş olarak tevhid inancını gölgelerler.
"Düşünesiniz diye size Kur'an'ı ve ayetleri indiriyor, anlatıyoruz" (Yusuf, 2).
Kur'an, düşünme ve aklı kullanma, akıl etme hususunda akıl kelimesini, faaliyet, eylem ve çalışma halinde 51 defa kullanmakla aklı çalıştırmanın önemini belirtmektedir. Kur'an'ın ayetlerinin düşünülmez bir dogma (itikat) olduğunu söylemek çok yanlıştır.
Kur'an, ilme ve bilgiye önem vererek, tebliğin en iyi biçimde gerçekleşeceğini belirtir.
"Sözleri dinleyip karşılaştırarak, en güzeline uyanları müjdele! İşte onlar, Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir ve işte akıl sahipleri onlardır" (Zümer, 18).
Kur'an, zanna, tahmine, hayale uymayı yermiş ve ilim dışı görmüştür. Kur'an. ilmin duyularla ve akılla elde edilebileceği esasını koymuştur. Duyularla ve akılla elde edilen bilgilere dayanmayanları ve onlar üzerinde düşünmeyenleri de davardan aşağı saymıştır.
"Hakkında ilmin (kesin bilgi) olmayan şeye uyma; çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumludur" (İsra, 36).

''Kalpleri olup görmeyenler, kulakları olup işitmeyenler davarlar gibidirler. Belki daha da şaşkındırlar. İşte gaflette olanlar bunlardır" (A'raf, 179).
'Söyle bilenler ile bilmeyenler hiç eşit olur mu?" (Zümer, 9).
"Onların ilmi yoktur. Ancak zanna uyarlar. Oysa zan, gerçeği elde etmede bir fayda sağlamaz" (Necm, 28). Bundan sonra tebliğ yapacak, dini anlatacak kimsenin niteliklerini bildirmektedir. Bu nitelikleri haiz olmayan kimsenin dine davet etmesi, başkasına dini öğretmeye kalkması Kur'an'a aykırı ve ters düşer.
"Rabbinin yoluna hikmetle, güzel sözle davet et ve en güzel yöntemle onlarla tartış" (Nahl, 125).
Hikmet mantıklı, tutarlı, ince anlamlı bilgi ve anlayışa denir. Bunun için hikmet, üç ilmi içine alır. Felsefe, Kelam ve Mantık. Zira insanın, bu üç bilim dalını bildiği ve özümsediği zaman, konuşması hikmet olur.
KISIM III
İSLAM DİNİ
8. Hz. Peygamber Dönemi :
a. Hz. Peygamberin Hitap Ettiği Toplumun Yapısı :
Hz. Muhammed, 570 yılında Mekke'de doğdu. Doğmadan önce, babası Abdullah ve altı yaşında iken de annesi Amine öldü (576). Böylece anne babadan yetim kaldı. Dedesi Abdülmuttalib onu yanına aldı. Dedesi 579 da ölünce, bakımını amcası Ebu Talib üstlendi. Dokuz yaşından sonra amcaları ile Suriye'ye ve Yemen'e giden ticaret kervanlarına katıldı. Sonraları ticaret kervanlarını yönettiği Hatice ile evlendi. Bu esnada kendisi 25,

Hatice ise 28 yaşında idi. Maamafih Hz. Hatice'nin evlendiğinde 40 yaşında olduğuna dair rivayetler de vardır.
Mekke toplumu ve Araplar puta tapardı. Hz. Peygamber, çevresindeki dini görüş ve uygulamalarla ilgilenmedi ve onlara da katılmadı. Böylece kırk yaşına geldi. Bu sırada, Yüce Allah ona Cibril melekle vahyetmeye başladı. Hz. Muhammed'in va hiyden önceki durumunu Kur'an şöyle anlatıyor:
"Rabbin, seni öksüz bulup barındırmadı mı?
"Seni şaşırmış bir durumda bulup yol göstermedi mi?
"Seni geçim zorluğu içinde bulup zenginleştirmedi mi?" (Duha, 6-8).
"Sen, daha önce bir kitap okumuş ve onu sağ elinle de yazmış değildin" (Ankebut, 48).
"İşte böylece sana da buyruğumuzdan bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat, biz, o ruhu, kullarımızdan dilediğimize doğru yolu gösteren bir ışık yaptık. Kuşkusuz, sen dosdoğru yolu göstereceksin" (Şura, 52).
Putperest Araplar, Allah'a, Allah'ın bir olduğuna ve Kainatı yarattığına inanıyorlardı. Kur'an bunu şöyle açıklıyor:
"Onlara "Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı hükmü altında tutan kimdir?" diye sorarsan, mutlaka "Allah'tır" diyecekler. Öyleyse niçin (bu inançlarından) döndürülüyorlar?" (Ankebut, 61).
O günkü Mekke toplumunun ve Arapların müşrik diye nitelendirilmeleri işte bundandır. Çünkü, Allah'ın varlığını itiraf ettik-

ten sonra, tutup Allah ile kendi aralarına aracılar koyarak, onlarla Allah'a yaklaşmak ve ulaşmak istediler ve bundan dolayı Allah'tan başkasına tapanlar sayıldılar, Allah'a ortak koşmuş oldular (Zümer, 3).
İşte onlar Allah'ın bir ve yaratıcı olduğunu söylemiş ama, sonra aracı ve şefaatçılara gidip, Allah'tan isteyeceğini onlardan isteyerek, fiilen bu inancı lekelemiş ve ondan vazgeçmiş duruma düşmüşlerdir. Yani yedek ilahlı bir din icat etmişlerdir. Şirk, yedek ilahlı bir dindir.
b. Kur'an'ın Tebliğ Yöntemi :
Kur'an, bir öğretim ve eğitim kitabı olarak tebliğe başlıyor ve okumaya, öğrenmeye, öğretmeye çok değer veriyor. Zaten tebliğ, başkasına bilgi ulaştırmak ve onunla iletişim kurmaktır. Bu¬nun ilk adımı olarak okumayı, ikinci adımı da ne zaman ve nasıl okumanın uygun düşeceğini önermek oluyor. O halde:
"Oku! Yapışandan insanı yaratan, kalemle öğreten Tann'nın adına oku!" (Alak, 1-4).
"Gecenin herhangi bir zamanında, yarısından önce, yarısında, yarısından sonra kalk, Kur'an'ı dura dura anlayarak oku! Kolayına nasıl geliyorsa, öyle ve o kadar oku!" (Müzzemmil, 1-8).
Kur'an'ın tebliğ etme, bilgi aktarma yönteminin başlangıcı, okumak ve okumayı önermektir. Çünkü, insan önce okur, sonra düşünür ve böylece gerçeğe ve doğruya ulaşır.
Üçüncü yöntemi, insanın okuduğunu, öğrendiğini düşünmeye yöneltmesidir. Okuyup düşünmedikten sonra, okumanın bir

faydası olmaz. Düşünmek, okuduklarını tartmak, değerlendirmek ve bildikleri içinde en sağlamını bulup almaktır.
"Kitabı okuyup duruyorsunuz; hala düşünmeyecek misiniz" (Bakara, 44).
Kur'an genel ilkeler ve hükümler koymuş ve bunların dışında ka¬lan konuları şu üç esasa göre hükme bağlamak üzere insana bırakmıştır.
- Kur'an'ın ilkelerinin ve hükümlerinin felsefesi ve ruhuna,
- Akıl ilkelerinin ve akli çabaların amaçlarına,
- Hakkında hüküm koymak istenen konunun bilimsel olarak iyi incelenmesi ve araştırılmasına.
Asıl ilke, Kur'an'ın her ayeti ve kelimesi her bir toplumda uygulanıyor veya uygulanamıyor diye, Kur'an hükümsüz kalmış anlamına alınmamalıdır. Çünkü Kur'an bir toplum ve bir zaman için olmayıp, her zaman ve bütün toplumlar içindir. Bir zaman, uygulanamayan bir ayet, başka bir zaman ve başka bir yerde uygulanma imkanı bulabilir; o zamanda ve orada uygulanması için vardır. Kur'an'ın bir evrensel özelliği de budur.
Burada önemli bir sorun şudur: Kur'an-ı Kerimi insanlar nasıl anlayacaklardır? Buraya kadar değindiğimiz ayetlerden, Kur'an'ın anlaşılmak üzere indirildiği sonucu çıkmaktadır. O halde bütün müslümanlar bu yüce Kitabı anlamaya çalışmalıdırlar. Herkes kendi bilgi düzeyine göre anlayabilir. Ancak kişi sadece kendi anladığı ile yetinmemelidir. Bilmelidir ki kendisinden daha iyi anlayanlar olabilir.

Ayetleri tek tek değil, bir bütün olarak anlamak gerekir. Kur'an-ı Kerim bir bütündür. Bütünlüğün ortadan kaldırılıp ayetlerin birbirinden bağımsız olarak açıklanması yanlış sonuçlara götürür Cenabı Hak kendi Kitabını, halk arasında meşhur olduğu üzere, 6236 ayet olarak indirdiğine göre, insanların bütün bu ayetlerin hepsini göz önüne getirerek anlamaya çalışması gerekir.
Anlamak için Kur'an-ı Kerimi okumak gerekir. Okumadan, anlaşılmayacağı açıktır. Her müslüman Kur'an-ı Kerimi anlayarak okumaya çalışmalıdır. Okumak için bir şart yoktur. Okumak için, bazı fakihlerin yani alimlerin yaptığı gibi, bazı şartlar ileri sürmek doğru değildir. Onların böyle sözleri sebebiyle müslümanlar Kur'an'ı rafa kaldırdı. Kur'an'a dokunmamak için güzel süslü kılıflar, keseler yaptı, bir muska gibi onu duvara astı, el erişmez dolaplarda sakladı. Bu suretle Kur'an tutulmaz, dokunulmaz ve nihayet okunmaz hale getirildi. Bazıları Kur'an'ın okunabilmesi için abdest alıp kıbleye dönüp diz çökerek rahleye konarak okunmasını en büyük saygı ve ibadet saydılar. Manasını anlamanın en büyük ibadet olduğunu söylemediler, anlaşılmayacağını ilan ettiler. Bu suretle Kur'an, bizim kafalarımıza muammalı, anlaşılmaz, erişilmez bir kitap adı olarak nakşedildi. Onu anlamak değil, anlamadan sözlerini söylemek en iyi müslümanlık inancı sayıldı. Sadece ölenlere okumak üzere mezar kitabı yapıldı. Sipariş hatimlerden başlayıp hazır hatimlere kadar iş azıtıldı. Nasıl ki, elbisesi olmayan konfeksiyoncuya gider, hazır dikilmiş bir elbise alırsa, ölüsü olan veya geçmiş ölülerine sevap göndermek isteyen kimse, imama, müezzine, hafıza gider, o, daha önce okumuş olduğu hatimini bu adama satar, o da alır

ölüsüne gönderir. İşte Kur'an'a böyle muamele edildi. Böylece bilimsel inkişafın önüne geçildi. Bu yanlış halen süregelmektedir.
c. Hz. Peygamberin Tebliğ Hayatı :
Hz. Muhammed'in putlara hiç yaklaşmadığı ve içki bile içmediği kesin olarak bilinmektedir. O, toplumun kötü durumunu beğenmiyordu.
Hz. Muhammed Hira Dağı'na çekilir ve orada günlerce yaşardı. İşte kırk yaşına bastığı yılda kendisine Cibril melek geldi ve ona Allah'tan vahiy olarak "Oku" diye başlayan sureyi getirdi. Hz. Muhammed'in böyle bir umudu ve düşüncesi olmadığı için çok korktu ve şaşırdı.
Hz. Peygamber koşa koşa evine geldi ve eşi Hatice'ye "beni ört, korkudan titriyorum" dedi. Hz. Muhammed'in korkusu bi¬raz yatışıp gidince ve kendine gelince, Cibril bir emir (vahiy) daha getiriyor.
"Ey örtüye bürünen! Kalk da uyar, Rabbini yücelt, giysilerini temizle, kötü şeyleri terk et, daha çoğunu alma niyetiyle verme, Rabbin için dayanıklı ol" (Müddessir, 1-7),
Yüce Allah, ona böylece ilk uyarı yapma emrini vermişti. Bunu en yakın arkadaşlarına, dostlarına anlatıyordu. Bir süre böyle bireysel tebliğe devam ettikten sonra, Yüce Allah açıkça uyarıya başlaması emrini verdi.
"En yakın aşiretini uyar, sana uyan müminlere kanatlarını yer" (Şuara, 214).
Bunun üzerine Hz. Peygamber bir ziyafet hazırlıyor. Kureyş kabilesinden kırk kadar kişiyi yemeğe çağırıyor, yemeği yedik-

ten sonra, onlara kendi peygamberliğini açıklıyor ve onları Allah'a itaata çağırıyor. Bunun üzerine Ebu Leheb, "Bunun için mi bizi buraya çağırdın, yok olasın" diyerek gidiyor ve halk da dağılıyor.
Hz. Peygamber, gelen vahiyleri anlatmaya devam ediyor. Kabul edenler çok az olarak çoğalıyor ve çoğaldıkça da Kureyş'in müminlere zulmü ve işkencesi artıyor. Kureyş, Kur'an'ın getirdiği üç büyük davaya karşı çıkıyordu:
- Allah'ın birliğine; putların, aracıların, şefaatçıların red edilmesine,
- Ahiretin varlığına,
- Hz. Muhammed'in peygamberliğine.
Bunların dışında Kur'an'ın getirdiği ahlak, toplumsal davranış ve hayat düzeni de vardı. Hem bunları hem de halka ve kölelere toplumsal ve hukuki eşit haklar getirmesini de tanımak istemiyorlardı.
Hz. Peygamber Kabe'ye sık sık gidiyor, ibadet ediyor ve yanındakilere işittirecek sesle Kur'an okuyordu. Onun tebliğ yöntemi, karşılaştığı ve konuştuğu kimselere Kur'an okumaktı. Ancak, herkese uygun düşecek ayet ve sureleri okumaya dikkat ederdi. Onun bu tebliğ yöntemi çok etkili oluyordu. İnanmamaya niyetli ve kararlı olanlar da Kur'an'ı beğeniyorlardı ve onu gizli gizli dinliyorlardı.
İşte Hz. Peygamberin tebliğ yöntemi ve sistemi, böyle idi. Misafir putperestlere Hz. Peygamberin, insanlık olarak davranışı hakka ve adalete dayanıyordu. Savaş dışında, putperestlerin bütün hakları korunuyordu. Hz Peygamberin hayatı. nezaket ve disiplinden ibaretti.
Tarihte nerede insan topluluğu varsa, orada iktidar mücadelesi bulunur. Müslümanlar da bu mücadeleyi, Hz. Peygamberin ölümünden sonra başlattılar ve tarih boyunca da İslami esaslara sağlamca oturtulamadan aile ve kabile kavgası halinde süregeldi. Kim daha fazla fiziki güce sahipse, o başa geçti ve iktidar oldu. Bu saf ve arı gönüllü müslümanın zor anlayabileceği bir durumdur.
Kur'an, müslümanlara, aralarındaki işlerinde danışmaya emir verdiği halde, silahla gelip idareyi ele almakta bir sakınca görmeyenler olmuştu.
Kur'an'daki şura yani danışma emri, Şiilerin "imam''ın yani müslümanların liderinin vasiyet ile tayini gerekir inancını red etmektedir. Bu emir karşısında, adaylar arasında en münasip görülenlerden biri olmasına rağmen, Şiilerin Hz. Peygamberin Ali'yi imam tayin ettiğini iddia etmeleri doğru değildir.
- Fetihler ve Yeni Kültürlerle Temaslar :
Müslümanlar çok kısa bir zamanda İstanbul surlarını bile zorlamaya başlamış, İran'ın, Bizans'ın, Mısır'ın ve Türkistan'ın kültürleri ile temasa geçmişlerdi. Bu kültürlerden eserler, Arapça'ya tercüme edilmeye başlandı. Elbette tercümeden önce de şifahi yolla kültürler, gelenekler iç içe girdi. Fethedilen yerlerde köklü medeniyetlerde gelişmiş olan felsefe, ilim ve edebiyat ile yüz yüze gelen müslümanlar, Kur'an'da bulunan ilgili ayetlerin açıklanmasına ve yorumuna koyuluyorlardı. Burada önemli olan şu husus idi: Müslümanlarda gelenekleşmiş bir bilgi ve felsefe zihniyeti olmadığından, herhangi bir bilimin ve felsefenin etkisinde olmadan, bu yeni bilgileri saf ve temiz bir zihinle düşünüyor

ve bu, kendilerine sağlam bir benlik veriyordu. Çünkü herkes kendi namına okuyor, anlıyor ve fikir ileri sürüyordu. Bundan do layı ilk üç asır, İslam çağının en serbest ilim yapılan ve fikir üretilen çağı oldu , bu dönemde yetişen alimler hep kendi adlarına ilim yapıp kendi namlarına konuştular. Daha önce de kendilerini bağlayan geleneksel bir tutum ve ideoloji yoktu, herkes kendi başına bir mezhep ve okuldu. Onları bağlayan yalnız Kur'an. sağlam hadis(6) ve akıl idi. Akıl ile onları yorumlamakta ve anlamakta, anladığı üzerinde düşünmekte serbest idiler. İlim böyle ortamda gelişir. İslam'ın ilim ve medeniyetinin temelleri bu dönemde atıldı. Evet, birbirinin hocası ve öğrencisi idiler, ama hiç kimse ilimde ve fikirde otorite değildi. Herkes kendi otoritesi olup, bilmediğini bilenden öğrenmek, birilerini otorite kabul etmek anlamına alınmazdı.
Alimler, ilim üreten kimselerdir. Kimseyi ilimde yanılmaz, şaşmaz kabul etmezlerdi. Kur'an'a ve hadise doğrudan başvururlar, akıllarını kullanarak ne anlamışlarsa, kendileri anlamış olurlardı. Bunların-fikir hürriyeti ve vicdan özgürlüğü vardı. Bunlar kendilerini, son sözü söyleyen kimse olarak görmezlerdi. Bu fikir hürriyetini, Kur'an'ın düşünmeye verdiği öneme dayandırmak lazımdır. Kur'an, düşünme ve aklı kullanma hürriyeti vermeseydi, onlar bu kadar serbest anlayışlı olamazlardı.
İlk üç asırda mevcut olan alim ve müctehitler, çok kimsenin sandığı gibi, sadece İmam-ı Azam, İmam-ı Şafii, İmam-ı Ahmed b. Hanbel ve İmam-ı Caferi Sadık'tan ibaret değildi. Onlar gibi
(6) Hadis; Arapça bir kelime olup, Türkçe "söz" manasına gelir. Din terminolojisinde Hz. Peygamber tarafından söylendiği rivayet edilen sözlere denilmektedir.

ve onların ayarında ilim yapan ve üreten bağımsız, hiç bir kimseye, mezhebe bağlı olmayan yüzlerce alim ve müctehit bulunduğuna tarih şahittir.
Bunun için mezheplerden önce İslam dünyasında çok sesli
lik, fikir-düşünce ve ilim yapma hürriyeti alabildiğine geniş ve sı -
nırsız idi. Kimse kimseye fikir beyan etmede ilim yapmada sınır
koyamaz ve engel olamazdı. Herkes ilim yarışında idi. Ancak
bilgilerin kontrol edilmesi gereğini Kur'an'dan öğrenmişlerdi, öğrenmişlerdi,
gerçeğin tümünü Allah bilir, insanoğlu bilemezdi. O halde bu buldukları ilimler, gerçeği ne kadar yansıtıyordu? Onu kontrol etmek için, Kur'an üç kaynak ölçü vermişti. Biri akıl, diğeri gözlem ve duyular, üçüncüsü de Kur'an idi.
b. Mezhepler Dönemi :
- Mezhep Kavramı ve Boyutları :
Mezhep, gitmek anlamında olan "zehab" kelimesinden türetilen bir kelime olup gidilen yol, gidilecek yol, uyulan yol, yöntem, anlayış, görüş, gidiş demektir. İnanılan, benimsenen fikir, söz, düşünce, itikat sistemi, hukuk sistemi, ahlak kuralları, fikir, ilim kurallarının bir arada toplamı, bütünü olarak anlaşılmakta ve kullanılmaktadır. Bu anlamlara göre mezhep, fikir, görüş, davranış ve hareket ayrılığı olur. Buna göre bir insanın diğerine göre bir fikri ve davranışı farklı ise her ikisinin bu anlamda ayrı mezhebi, gidişi ve tavrı bulunmaktadır. Bu anlam, mezhep kelimesinin sözlük, lügat manasıdır.
İslam'da mezhep kavramının üçüncü asırdan sonra kullanılmaya başladığı görülür. Fıkıh mezhepleri teşekkül ettikten son-

ra, bu kavram ortaya çıktı, şekillendi ve ilkeleri tesbit edildi, çerçevesi çizilmiş oldu.
Mezheplerin doğmasına götüren bu ana sebeplerden sonra, özel sebeplere inerek mezhepleri sınıflara ve alanlarına göre ayırmak, onların boyutunu gösterecektir. Önce alanları belirleyelim.
(1) İtikadi mezhepler
(2) Fıkhi (ameli) mezhepler
(3) Mistik-tasavvufi mezhepler
(4) Felsefi mezhepler
- İtikadi Mezhepler :
İtikadi mezhepleri, iki ana kola ayırmak gerekir. Bu iki ana kol, İslam tarihi boyunca mezhepleri etkilemiştir. Bunlar; Hariciler, yani ameli imandan sayanlar Mezhebi ve Mürcie, yani iman ile ameli ayıranlar Mezhebi'dir.
Hariciler mezhebinin çıkış sebebi siyasidir. Harici, Hz. Ali'nin Muaviye ile sulh yapmak üzere hakem tayin etmesini kabul etmemiş ve Hz. Ali'nin ordusundan ayrılmış olana "ayrılıkçı" anlamında verilen bir isimdir. Hariciler bu ayrılıkçı davranışlarını Kur'an-ı Kerim'deki "hüküm vermek ancak Allah'a mahsustur" (En'am, 57; Yusuf, 67) ayetine dayandırmışlardır. Hz. Ali'nin hakem tayin etmesini, bu ayete karşı gelmesi olarak algılamışlar ve tövbe etmeye çağırmışlardır. Anlayışlarına göre bu "büyük günah" idi. Büyük günah işleyeni, tövbe etmediği zaman İslam Dininden çıkmış olarak yorumladıkları için, böyle kişilerle savaşmayı da "cihad" kabul etmişlerdir. Bu inançlarına uygun olarak Hz. Ali'ye "kafirdir" diye savaş açtılar ve onu şehit ettiler.

Hariciler, "büyük günah" işleyenlerin dinden çıktığına, kafir olduğuna inanmışlardır. Bu inançları ile toplumda büyük bir huzursuzluğa ve fitneye sebep olmuşlardır.
Haricilerin tam karşısında mürcie mezhebi yer almıştır. Mürcie mezhebinin temel görüşû, imanın tanımında ortaya çıkar. Bu mezhebe göre amel imanın bir parçası değildir. İman ile amel birbirinden ayrı ayrı şeylerdir. Buna göre iman eden bir kimse. mesela namaz kılmazsa, müslümanlıktan çıkmadığı gibi imanına da bir zarar vermiş olmaz.. Bununla beraber bir müslümanın, mesela, namaz kılmaması büyük günahtır; ancak cezasını vermek Allah'a aittir. Bu görüşü kabul edenlere, ameli imandan ayrı ele aldıkları ve amelin değerlendirilmesinin yalnızca Allah'a ait olduğunu söyledikleri; böylece kişinin amel bakımından duru-

munu Allah'a havale ettikleri için "tehirci" veya "havaleci" anlamında mürcii, mezheplerine mürcie denilmiştir. Bu görüş İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin temel görüşüdür ve Ebu Hanife mürcie_mezhebinin odaklandığı imamdır. Ancak, adam öldürmek gibi diğer toplumsal emirler ve yasaklardaki hükümler, başkalarının hakkına tecavüz olduğu için, onlar devlet tarafından takip edilir.
İmam-ı Azam'ın bu görüşü İslam'ın çok çabuk yayılmasını sağlamıştır.Allah'a, Hz. Peygamber'e inanan kimse İslam dinine girmiştir. Onun ibadet etmesi, Allah'a karşı olan borcudur. İbadet etmediği takdirde; Allah onu dilerse af eder, dilerse cezalandırır.
İmam-ı Azam'ın, imanın amelden ayrı olduğu ve büyük günahın dinden çıkarmadığı görüşü İslam dünyasını hem tarih-

te hem günümüzde huzura, rahata ve serbestliğe kavuşturmuş¬tur.
- Fıkıh Mezhepleri :
Fıkıhın, sözlük manası, ince anlayış, bir sözden neyin kastedildiğini anlamaktır. Fıkıh, insanın işlerini, fiillerini hukuki, siyasi, sosyal bakımdan Kur'an ve sünnet ilkelerine dayanarak, yorumlayıp hükme bağlayan bir ilimdir.
Mezheplerin oluşumundan önceki ilk üç asırda çok alim ve müctehit yetişmişti. Her biri yan yana, beraber, birbirinin öğrencisi ve hocası olarak yaşıyorlardı. Bunların içinde Caferiye mezhebi (148 Hicri/765 Miladi'de vefat eden İmam-ı Cafer-i Sa-dık'ın), Hanefiye mezhebi (150 Hicri/767 Miladi'de vefat eden İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin), Maliki mezhebi (179 Hicri/795 Miladi'de vefat eden İmam-ı Malik b. Enes'in) ve Hanbeli mezhebi (241 Hicri/854 Miladi'de vefat eden Ahmet b. Hanbel'in) öğrencileri tarafından hocalarının görüşlerini ve anlayışlarını okutmaya devam etmeleri suretiyle kendiliğinden oluşmuş ve kurulmuşlardır. Yoksa, bu imamlardan hiç biri, ben şöyle bir mezhep kuruyorum.Bunun esasları şunlardır, diye bir mehzep kurmamış ve böyle bir söz de etmemişlerdir.
İmam-ı Azam demiştir ki: ''Benim anlayışım ve görüşüm budur, bundan daha iyisini getiren olursa, onu alır, bunu atarım". İmam-ı Malik de: "Sahabe, Hz. Peygamber'in hadislerini ve sünnetlerini beraberlerinde götürdüler ve dağıldılar. Benim, bu kita-bım, onların taşıdığı bilgilerden eksiktir. Onun için bunu tam İslam Fıkhı diye tavsiye edemem" demiştir.


İmam-ı Şafii ise: "Herhangi bir kimse, görüşüme zıt bir hadis veya ayet görürse, benim görüşümü ve fikrimi duvara çalsın ve atsın" demiştir.
Görülüyor ki, bu imamlar ve müctehitler Kur'an'ın ruhuna ve
ilmi yönteme göre hareket etmişler ve kendilerini ilim otoritesi görmemişler, "bizim dediğimiz dedik, bundan daha doğrusu ola-
maz" dememişlerdir. Zaten deselerdi, Kur'an'a ters düşerlerdi.
- Tasavvuf Mezhepleri :
Tasavvuf kelimesinin türetildiği kök hususunda ihtilaf vardır. Bize göre, "suf" köküdür. Bu kelime "yün" anlamına gelmektedir. Hz. Peygamberden sonraki ilk birkaç asırda kendisini Allah'a adayan insanlara üzerlerine yünden örülmüş kumaşlardan dikilmiş palto gibi geniş giysiler giydikleri için bunlara "sufi", "mutasavvıf" ve daha sonraları "sofu" denilmiştir. Tasavvufu, insanın kendini dünya işlerinden uzak tutup Allah'a ulaşmak için gösterilen ruhi çaba olarak anlamak,en açık tanım olur. İnsan kendisini Allah'a eriştirmek hususunda, bedeninin arzularını köreltmek, onları zayıflatıp kalbin emrine vermek ve iradesi altında tutmak yolunu seçebilir. İnsanoğlunun Allah'a inanması ile ona daha yakın olma isteği insani bir eğilimdir. Eski dinlerde olduğu gibi müslümanlar arasında da böyle düşünen ve düşüncesine göre davranan insanlar ortaya çıkmıştır. Ancak bu isim, İslam'ın ikinci asrından önce kullanılmadığı gibi, böyle hareket eden müslümanlara da rastlanılmamaktadır.
Yüce Allah, insana "doğru" olanı göstermek için, Kur'an'ı göndermiştir. Ne yazık ki, bazı insanlar, Kur'an'ın tebliğlerini ye-

terli bir düzeyde anlayamamaktadılar. Bunun sonucunda bazı sapmalar veya katmalar yapmaktadırlar. Yani bazı insanlar Kur'an-ı Kerimin öngördüğü ibadetleri, bunların çeşitliliklerini ve biçimlerini bazen az bulup ilaveler yapıyor, bazen da fazla bulup azaltma yoluna gidiyor.
Tasavvuf mezhepleri de kendine özgü yorumlarla ortaya çıkmıştır. Tasavvufcular, dünyevi konularla alakalarını kesip Allah'la devamlı temas halinde yaşama ana hedef ve felsefesine bağlı şeyhler tarafından yönlendirilmişlerdir.
Tasavvufun tarih içinde bazı hizmetleri olmuştur. Bu hizmet devresi, tasavvufi tarikatların oluşumundan önceye rastlıyor. Ta rikatların oluşmasından sonra yer yer yozlaşma başladı. Bu ku rum, vakıflar ve yöneticiler aracılığıyla zaman zaman siyasete alet edildi ve bazı tarikatlar giderek siyasal lobiler haline geldi.
Hicri 5/Miladi 11. asra kadar tasavvuf, bireysel olarak devam etti denilebilir. Bu asırda tasavvuf, tarikat kurumları ile halka inmeye ve halk arasında yayılmaya başladı. Büyük tasavvufçuların şöhretinden istifade edilerek tarikat kurulduğu gibi bir mutasavvıfın öğrencileri de, şeyhlerinin yolunu izleyerek tarikatlar ortaya koydular.
İnsanları eğitmede bir araç olan tasavvuf, insanları dini duyguları sebebiyle istismar etmediği ve Kur'an-ı Kerim'in öngördüğü inançlardan, ibadetlerden ve işlerden eksiltme, atma veya onlara katma yapmadığı sürece ve şahısları kutsallaştırmadığı takdirde yararlı işlevler görebilmektedir.

- Felsefi Mezhepler :
Felsefe Yunanca asıllı bir kelime olup, İslam dünyasına hicri 3/miladi 9. asırda, felsefi eserlerin tercümesiyle girmiştir. Yunanca'da sözlük manası felsefe-hikmet seven anlamında kullanılmışken, sonradan mantıklı düşünerek fikir üretmeye denmiştir. Daha açık ifadeyle, bilgileri sorgulayan, onların kaynaklarını, sebeplerini ve sonuçlarını akıl ve mantık yoluyla araştıran, tenkit eden bir öğretinin adıdır. Kur'an'da bu kelimenin karşılığı olarak hikmet kelimesini göstermek doğru olur.
Kur'an-ı Kerim, tefekkür (düşünmek akıl etme, aklı kullanma
(akli düşünce) ve tedebbür (bir şeyin sonunu, neticesini düşün
me) kelimelerini kullanarak, insanı her an ve durumda düşün-
meye, aklını kullanmaya, mantıklı ve tutarlı olmaya çağırmıştır.
Bunun yanında insanın neleri düşünmesi gerektiğini ve neler
üzerinde uğraşıp, aklını çalıştırmasının lüzumlu olduğunu göster¬
miştir. Kainat hakkında düşünmeyi emreden Kur'an tüm müslü-
manları öğrenme ve düşünme seferberliğine sevketmiştir. İlk üç İlk üç
asır müslümanları, o zamanki dünyanın en parlak medeniyetini kurdular.
İşte bu asırda İslam filozofları ve düşünürleri Kindi, Serahsi, Zekeriyya Razi, Farabi, İbn Hazm, Ebu Hayyan Tevhidi, Miske-veyh, İbn Sina, İbnul-Heysem, Ebu Reyhan Biruni ve benzerleri İslam düşüncesini oluşturmuşlar ve olgunlaştırmışlardır. Anılan düşünürler sayesinde İslam düşüncesi sistemi kurulmuştur.
c. Alt Kimlik Olarak Mezhep :
Mezhep, ayrı görüş ve ayrı anlayış manasındadır. Müslümanlar arasında da değişik alanlarda çeşitli mezhepler ve gö-

rüşler ortaya çıkmıştır. İnanç meselelerinde aynı fikri paylaşanların başka bir alanda da aynı fikirde birleşmeleri gerekmez.
Bu fikir ve düşünce hürriyeti büyük fikir ve görüş sahibi kimselerin yetişmesini sağlamıştır. Doğal olmayan, bu büyük fikir adamlarının görüşlerini kendilerine örnek alıp, onlara göre tıpatıp hareket etmeyi bir şahsiyet sahibi olmanın gereği görmek ve kendine onu bir kimlik olarak taşımaktır. Kur'an'ın getirdiği kimlik müslüman olma kimliğidir. Kur'an, "ben müslümanım demekten daha güzel söz yoktur" (Fussilet, 33) derken müslümanları bir kimlik altında birleştirmektedir. Eğer bir müslüman İslam kimliğini yeterli görmeyip de bir mezhep kimliğini daha çok benimsiyor ve onunla toplumda tanınmayı istiyorsa, Kur'an'ın şiddetle red ettiği mezhepçiliği ve ayrılığı teşvik etmjş, mezhebi din verine koymuş ve dini gölgede bırakmış olur. Sonunda da dini yıkar.
Ancak burada önemli bir noktaya dokunmak gerekiyor. İnsanoğlunun yapısı dikkate alındığında mezhepleri inkar etmek veya yok farzetmek veya teşekkülünü önlemek mümkün görülmemektedir. Bu nedenle İslam Dinine getirilen yorumlardan neş'et eden mezhepleri "dini alt kimlik" olarak kabullenmek gerekir. Ancak şurayı da hiç unutmamalıdır: Mezhepler, "İslam Üst Kimliği" altında bulundukları sürece böyledir. O halde, sosyal bir yaşam biçimi olan ve bu sınır içerisinde kalan mezhepler birbiri ile zıtlaşmamalı, birbiri aleyhine tutum ve davranış içerisine girmemeli, "İslam Üst Kimliği" birleştiriciliği yani şemsiyesi altında birbirini hoşgörü ve tolerans ile kucaklamalıdır. Böyle oldukları sürece de Mezhepleri birer dinsel oluşum olarak kabul etmek gerekir. Bu yaklaşım, Kur'an'dan neş'et eden İslam düşüncesine de uymaktadır.



d. Taklit Dönemi ve Örfün Din Haline Getirilmesi :
Taklit kelimesi anahtar anlamında olan "kılıd", tasma ve gerdanlık anlamında "kılade" kök kelimelerinden türer. Taklit, bo¬yuna kılıç asmak, hayvana tasma takmak, gerdanlık takmak an¬lamından alınarak, bir kimsenin fikrini, görüşünü boynuna tasma gibi takıp düşünmeden, anlamadan ve kavramadan ona uymak olarak kullanılmıştır. Taklit, kitap böyle diyor, falanca şöyle diyor, demektir. Kastettikleri kitap Kur'an'm dışındaki kitaptır, hizip ve grup kitaplarıdır.
Hicri 3/Miladi 9. asırdan sonra taklit başlamıştır. Ancak ilk taklitçiler, diyelim hicri dördüncü asır taklitçileri, orijinali taklit ettikleri için imamların sözlerine ve onların dayandığı Kur'an ve Sünnete biraz daha yakın idiler. Giderek bu taklit işi aslı ve orijinali taklit etmekten çıkmış, bir önceki taklitçiyi taklit başlamış olduğundan taklit de dejenere olmuş, gerilemiş ve çürümüştür.
Hicri 4/Miladi 10. asırda taklitin bağnazlığı ve taassubu o dereceye varmıştır ki, taklit ekme, cemaatçilik ruhuna bürünmüş ve mezhepler arası silahlı çatışmalara sürüklemiştir. Her bir taklitçi İslam, Kur'an ve hadis uğruna değil, taklit ettiği imamın doğruluğunu savunmaya ve başkasını yerle bir etmeye soyunmuştur. Hicri 4/Miladi 10. asırda başlayan bu mücadele, İslam dünyasının çoğunluğunu teşkil eden bu tarikat ve fıkıh mezhepleri tarafından tarikatı ve mezhepçiliği din haline getirmiştir.

Saçma, yanlış, dine ve insanlığa aykırı gelenek ve örfleri din olarak halka telkin edenler, bu taassubun din adamları ve hocalarıdır. Yoksa halk onun din olduğunu nereden bilecektir.
Bu yanlışların ulaştığı boyutlar hakkında bir fikir oluşturmak için bazı örnekler vermek yerinde olur. Mesela;
- Günümüzde bile hala bazıları tarafından kabul edilen bir iddiaya göre, Allah, müslümanların işlerini yürütmek, sorunlarını çözmek, onlara dinde lider olmak üzere halifeliğin kime ait olması gerektiğini vahiyle bildirmiştir. Ama müslümanlar, bu emre uymadıkları gibi, bu emri ihtiva eden ayetleri Mushaf'tan bile çıkarmışlardır.
- Bunun gibi, Kur'an-ı Kerim herkese inanç hürriyeti tanımış olduğu halde büyük günah işleyenlerin bile dinden çıkmış olduğunu iddia eden görüşler ortaya konulmuştur.
- Bazı ayetler, Kur'an'ın bütünlüğünden koparılarak tek başına ele alınmış; amaç görülemediği için şekli ifadesinde bağlı kalınmıştır. Allah'tan başkasının hakem olamayacağı gibi bir görüş, zorlama ile ayetlere dayandırılarak, uğruna cinayetler işlenmiştir. Böylece amaçlardan sapılarak sloganlaşan inançlar görülmüştür.
e. Tarikatların Oluşması ve Sonuçları :
Tarikat; yol, yordam, tutum ve davranış demektir. İslam'da, ikinci asırda ortaya çıkmaya başlayan tasavvuf akımının Hicri 5/ Miladi 11. asırda kurumlaşmaya başlamasıyla ortaya çıkmış dini
(7) Mushaf: Kur'an yazılı sahifelerin bir araya toplanarak kitap haline getirilmiş şekline denir.

bir kulüp kültürüdür. Bu akıma mensup olanların toplandıkları yerlere de tekke, dergah, hankah denir. Bu inanç ve davranış tarzı, Hicri 2/Miladi 8. asırdan beri bireysel olarak devam etti. Ancak bir önceki, bir sonrakini etkiledi ve böylece bir akım ve görüş birliği doğmuş oldu.
Her tarikatın kendine özgü öğretileri, şeyhlerinin dua kitapları vardır. Bunlara belli zamanlarda, belli miktar okumak anlamında "vird"in çoğulu olarak "evrad" denir. Büyük ve yaygın tarikatın, başka yerlerde kolları ve oralarda şeyhin vekilleri yani halifeleri bulunur. Şeyh ölünce, her biri bulunduğu yerin bağımsız şeyhi olur veya gene merkeze bağlı kalır. İslam dünyasında tarikatlar oldukça çoktur. Bunlardan meşhur olanlardan bazıları şunlardır: Bedeviye (Ahmed Bedevi; Ö. 1276), Nakşibendiye (Bahaettin Nakşibent; Ö. 1389), Bayramiye (Hacı Bayram Veli; Ö. 1430), Rufailik, Kadirilik, Halvetilik, Bektaşilik (Hacı Bektaş Veli; Ö. 1271). Alevilik de Ahmet Yeseviye (Ö. 1166) kadar uzanan bir tarikattır.
Bu tarikata mensup olan Alevilerin ayırıcı özellikleri, Hz. Ali-Hz. Fatma'yı ve soyunu sevmektir. Günümüzde de bu özellikle¬rini sürdürmektedirler. Sosyal ve tarihi tesbitlere göre, bugün üç türlü alevi sözkonusudur: İrandaki Şii Caferi mezhebine de tarihte alevi dendiği gibi, Türkiye'de mevcut olan Şiilere de alevi denmektedir. Ali'ye Allah dedikleri için Aliallahiler diye tanınan ve İran'da da bulundukları bilinen alevilerdir.Türkiye'de_Bektaşilik içinde, kendilerine bazen bektaşi ve bazen alevi diyen aleviler de bulunmaktadır. Bunlar Orta Asya'dan gelirken bazı Türk geleneklerine bağlılıklarını kutsallaştırmalardır. Bunların içinde

beş vakit namazı kılıp, ramazan orucunu tutan ve hacca gidenler, içkiyi haram sayanlar bulunmaktadır. Bunlar fıkıh mezhebi olarak hanefi ve bazıları şafii olup, tarikatları aleviliktir. Aleviliğin tarihte ve günümüzde fıkıh kitaplarının olmamasının sebebi, hanefi mezhebine göre ibadet etmeleridir. Bunlar Allah'a, Kur'an'a ve Hz. Peygamber'e inanırlar.
Nasıl ki Nakşibendilik bir tarikat olup, hanefi mezhebinde yer almış ise; Alevilik de bir tarikat olup mensupları Hanefi, Şafii, ya da Caferi mezhebinde yer almış olabilirler. Nakşilerin tekkeleri, Alevilerin de cem evleri vardır. Tekkeye, cem evine giden camiye de gider ve arada bir çelişme olmaz. Tekke olan yerde cami olduğu gibi, cem evinin olduğu yerde de cami olabilir. Çünkü cami İslam Dininin bildirdiği ibadetlerin yapıldığı mekanlardır. Cami, bütün müslümanların ortak mabedidir.

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Ana Sayfa