09 Kasım 2007

DOSTLARA MEKTUPLAR-4-İSLAM GERÇEĞİ

İSLAM GERÇEĞİ


İslam Gerçeği Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları-197 olarak 1995 de yayınlanmış 103 sayfalık bir kitapçık.Aramalarıma rağmen piyasada bulamadım.Üniversite de ellerinde olmadığını söyledi….Bulunduğum il içindeki kütüphanelerde de izine rastlayamadım….
Kitap içinde İslamın Amel Boyutu bölümü içinde Temel İbadetler başlığı altında verilen bilgi-öngörü kısmına kısmen katılmıyorum.Bunun dışında gerçekleri yazdığını söylemek mümkün..Ve..imzamı da atarım…Katılmadığım kısım sadece namaz diye ısrar edilmesi….Bu salattır…Şekli de mümine bırakılmıştır.Bu konuda burada uzun yazmam gerekmiyor.Salat-Meal incelemesi adlı yazımda belirttiğim gerekçe bellidir.
Aslında İslam Gerçeği İslam’ı çok güzel özetlemiş.Bugün de mutlaka okunup üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap.
Telif hakkı gerektirmesi kitabın yeniden yayınına engel.Bunun için yaptığım yeniden yayımlanması önerisi ne kadar kabul görür bilemiyorum.Ancak ben bilgisayara kaydettim.Dileyen dostuma gönderebilirim.Okunmasını istediğimden ve dostlarımdan bu yapıttan haberdar olmayanlara yardım için….Talep edilmesi yeterli…
Buraya sadece son sayfalarında yer alan Din ve Laiklik kısmını eklemek istiyorum.Tabii borçlu olduğumuz Atatürk’ümüzün şu güzel ve her zaman geçerli olacak sözünü hatırlatarak…..
“HICBIR TUTARLI KANITA DAYANMAYAN BIR TAKIM
GELENEKLERIN,BOS INANCLARIN KORUNMASINDA ISRAR EDEN
MILLETLERIN ILERLEMESI COK GUC OLUR ; BELKI DE HIC
OLMAZ.GELENEKLERIN KAYIT VE SARTLARINI ASAMAYAN
ULUSLAR,YASAMI AKLA VE GERCEKLERE UYGUN OLARAK
GOREMEZ.BOYLE ULUSLAR,YASAMA GENIS ACIDAN BAKAN ULUSLARIN
EGEMENLIGI VE BOYUNDURUGU ALTINA GIRMEYE MAHKUMDUR….
INSANLARIN YASAMINA,CABALARINA EGEMEN OLAN GUC ; YARATMA,YENI
BIR SEY BULMA YETENEGIDIR.
AFET INAN,ATATURK HAKKINDA HATIRALAR VE BELGELER,IS BANKASI
YAYINLARI,SAHIFE 272….

İslam Gerçeği adlı yapıtın 98 nci sahifesinde yazılı Din ve Laiklik başlığı altındaki yazıyı aşağıya çıkarıyorum…..


Din ve Laiklik :
"İnsan" meselesinin en esrarlı görünümlerinden biri de insa­nın parça bir varlık olmasına rağmen, bütüne ait tüm arzu ve is­tekleri bünyesinde taşımasıdır. İnsan, varlığın bir parçasıdır; ama arzu ve istekleri, bir parçanın elde edebilecekleriyle asla sınırlı değildir. Bu yüzden insan, arzu ettikleriyle elde ettiklerinin farklı­lığından doğan çelişme ve didişmenin ıstırabı içindedir.
İnsanın kendisinden koptuğu bütün olan yaratıcı kudret, yani Allah, insanın, bu sıkıntısını bildiği için insanı o büyük arzu ve hasretle bir başına bırakmamış, "bütüne varış yolculuğu"nda ona yardımcı olmak lütfunu göstermiştir. Bu lütuf, insana peygamber­ler aracılığı ile tutulan ışıktır. Din, bu ışığın bir hayat biçimine dö­nüştüğü andaki adıdır. Bu demektir ki din, koptuğu bütünle ku­caklaşması anlamındaki tekamülünü daha rahat tamamlaması için Mutlak Varlığın insana gösterdiği bir "yol" dur.
Ne yazık ki çoğu insan bu erdirici yolu, koptuğu bütüne da­ha rahat varmanın aracı olarak kullanmak yerine, onu ya tama­men reddetmiş, yahut da kendisini, koptuğu bütünün makamına oturtmanın aracı olarak kullanmıştır. İnsanın bu iki yanlış tavrın­dan birincisi inkara, ikincisi ise dini Allah'ın iradesinin dışına çek­me tutkusuna vücut veriyor. Esasını, "Allah'ın yetkilerini kullan­maya kalkma" illetinin oluşturduğu bu tutkuyu biz, kısaca din sömürüsü olarak anabiliriz.
O halde inkar ve din sömürüsü, insanı Allah'ın iradesinin ter­sine bir yola sokmakta, varlıkla bütünleşmenin ahengini boz­makta ve sonuç olarak insanın sadece birey halinde değil, top­lum halinde de acı çekmesine sebep olmaktadır. Bunun içindir ki; insanoğlunun tarih boyunca çektiği ıstırapların daima iki sebebi olmuştur: inkarcı egoizm, dinci egoizm. Bu egoizm­lerin ikisi de Allah'ın yerine geçme tutkusu taşımaktadır. Farklılık, sadece izledikleri yöntemde ve araç olarak kullandıkları nesnelerdedir.
Tarih bize gösteriyor ki, insanın din sömürüsü yüzünden, yani egonun kutsalı ve Allah'ı kullanması yüzünden çektiği acı­lar, inkar yüzünden çektiği acılardan daha yoğun ve yıkıcı olmuş­tur. Ne yazık ki, insanın en büyük boğuşmalarının arkasında, Yaratıcı'nın insan daha mutlu olsun diye gönderdiği din vardır. Belki de bu yüzden, Kur'an'ın yaklaşık üçte birini, dini temsil edenler­den şikayet oluşturmaktadır. İnsanın ilk çekişme ve boğuşması­nın sebebi din temsilcileridir. Bu şikayeti gündeme getiren Kur'an ayetlerinde, din temsilcilerinin günahlarına şu ifadelerle değinilmektedir: "Kitlelerin malını, emeğini 'sizi Allah'a götürece­ğiz' diyerek çeşitli oyunlarla 'tıka-basa' yiyip sonunda onları Al­lah'tan uzaklaştırmak" (Tövbe, 34), "Allah'ın gönderdiği vahyi basit çıkarlar uğruna değiştirmek, insan eliyle yazılanları Allah'ın yazdığı gibi gösterip halkı kandırmak" (Bakara, 78-79.)," Vahyin verilerini çıkarlara uydurmak için kelime ve cümleler üzerinde tahrifler yapmak" (Maide, 41), "Allah'a götürme iddiasıyla ilimsiz ve ışıksız bir biçimde ortaya çıkıp Allah'a giden yolu tıka-mak" (Hac, 8-10), "Dinin tek kaynağı olan ilahi kitabı birtakım 'alt-kutsal kitaplar' icat ederek parçalamak" (Müminun, 52-54), "Allah'a din öğretmeye kalkmak" (Hucurat, 16). Kur'an, bunların dışında, dolaylı ifadelerle din temsilcilerinin şu günahları işledik­lerine de dikkat çekmektedir: "Allah'a fatura edilen birçok yalanı kutsallaştırmak", "doğuştan hür ve temiz olan insanı doğuştan günahkar ve yüzü kara ilan etmek", "aklı ve hür iradeyi prangala-yarak dikte edilen kurallara şuursuzca uymayı kurtuluş sanan kuşaklar oluşturmak", "bugünleri cehenneme çevrilen kitlelere yarınlar için cennet vaat etmek..." Ne ilginçtir ki Kur'an ateizm­den hiç sözetmediği halde Allah'ın yanına yedek ilahlar koyarak ilahi iradeyi parçalamaya kalkan "şirki" sürekli eleştirmekte ve en büyük düşman olarak göstermektedir.
Kısacası, insanoğlu daha başlangıçtan itibaren, Allah'a var­mak niyetiyle teslim olduğu din kotarıcıların ilahi iradeyi egoları­nın keyfi uğruna saptırmaları yüzünden zulme ve kötülüğe ma­ruz kalmıştır. Bu din temsilcileri, Allah için iş yaparak insanı mutlu etmemişler, Allah'ın yerine iş yapmaya kalkarak kitle­leri perişanlığa itmişlerdir. Allah'ın elinden çıktığı şekliyle mut­luluk ve ahenk kurumu olan din, bu "saptırıcı temsilcilerin elin bir ıstırap ve kahır kurumu haline gelmiştir.
İşte laiklik, din gerçeğini egoları hesabına kullanmak için Al­lah'ın iradesini saptırarak "din" adı altında kendi keyiflerini ege­men kılmak isteyen güçlere karşı bir savunma ve "nefes alma" çaresi olarak keşfedilmiştir. Temelde ve ilahi iradenin beklentileri açısından bakıldığında son ve ideal çözüm olmamakla birlikte in­sanın yoğun zulümler altında inlemesini bir ölçüde durduran ve insana kendine gelme imkanı veren bir gelişmeyi ifade eder. Bu gelişme sayesindedir ki,- ilahi iradeyi saptıran din sömürücüsü egoist odakların hiç değilse zulümlerini devletleştirmeleri çığırı kapatılmıştır.
"Onların iş ve yönetimleri aralarında şura iledir" (Şura, 38) ayeti açık olarak bir toplumu yönetenlerin yönetim gücü­nü yönettiği halkın egemenliğinden alması gereğini emre­der. Kur'an-ı Kerim yönetimde egemenlik hak ve yetkisini Hz. Peygambere bile vermemiş ve onun sadece bir "tebliğci" oldu­ğunu birçok defa vurgulamıştır. Nihayet O'nun yönetimi arkadaş­ları ile birlikte "danışma" halinde yürütmesini emretmiştir (Bkz. Ali İmran, 159). Bu ayetlerin laiklik bağlamında iyi kavranması gerekir.
Laikliğin bir yönü de herkese din ve vicdan hürriyeti tanı­maktır. "Rabbin eğer dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi kesinlikle inanırlardı. Öyleyse, sen, buna rağmen, in­sanları inanmaları için zorlayacak mısın?" (Yunus, 99) ayeti bu hürriyeti açık olarak emreder. Dünya toplumları ile iletişim ku­ran bir topluluğun kendi içinde yanlışta uzlaşması düşünülebile­cek bir şey değildir. Çalışan aklın ulaştığı sonuçları tartışabilen bir toplum doğruyu bulur.
Kur'an dininin Hz. Muhammed eliyle uygulanan şeklinde, ilahi irade esas yönünde hükmettiği için, laikliğin hayal dahi ede­meyeceği güzellik ve mükemmellikte bir hayat söz konusu idi. Onun ölümünden sonra din yozlaştırılmaya ve ilahi irade saptırıl­maya başlandı.
İslamın doğuşundan dört-beş asır sonraki zamanda ise, mezhep ve tarikat adı altında yirmiye yakın "birbirinden az veya çok farklı olan oluşumlar" zuhur etti. Böylece, Kur'an'ın ve Hz. Peygamberin son söz sahipliği yaşayan bir realite olmaktan adeta çıkarılmış oldu. Kur'an sadece mezarlıklarda, ölülere cen­net vizesi vermek için okunan bir "ilahiler kitabı" durumuna düşü­rüldü. Bunun sonucunda, Kur'an dininde asla bulunmayan engi­zisyon, sömürü, afaroz ve endülüjanscılık müslüman kitlelerin yakalarına yapıştı. Bilgisizlik, uyuşukluk, birbirini acımasızca cehennemlik ilan etme, İslam dünyasının adeta kaderi haline gel­di.
Türkiye'de laiklik, kabul edildiği zaman, andığımız bu "yoz­laştırılmış ve kaynağından uzaklaştırılmış din süreci" en rahatsız edici devresini yaşıyordu. Ne yazık ki laiklik sürecine geçişin ar­dından beklenen değişmeleri yeterince sağlama başarısını gös­teremedik. Bu süreç, örf ve hurafe dinciliğinden gerçek dine dö­nüş süreci olmalıydı. Maalesef bu olmamıştır. 1940-1950 arasında, yer yer ve zaman zaman din inkarı ve İslam nefretine alet edilen laiklik, toplumda bir reaksiyon olarak, "tarihi-kültürel sürecin ortaya çıkarttığı örfler ile hiçbir esasa dayanmayan hurafelerin şekillendirdiği oluşum" a gerçek din imiş gibi sı­ğınma ihtiyacı yaratmıştır. Bunun sonucu ise, üretilen hemen tüm politikaları da desteğine alarak bu oluşuma dayalı bir "Sö­mürü sektörü" yapılanmıştır. Türkiye şu anda bu sektörün yaşatmak istediği "kültürel ve hurafeye dayalı dincilik" ile "Kur'an'a dönüş düşüncesinin çekiştiği bir din atmosferini yaşıyor. Bu süreçte laiklik, Kur'an'a dönüş düşüncesinin önemli desteklerinden biri olabilir.
Şunu da inkar edemeyiz: İnsanoğlu şu anda, din sömürücü­sü zulüm odaklarının hegemonyasına girmemek için sığındığı la­iklik ve sekularizm(11) yüzünden Yaratıcısı'nı sürgüne göndermiş bir durumda yaşıyor. İnsana kendi ruhundan bir nefes üflemiş olan Allah, ihsan tarafından büyük ölçüde hayatın dışına itilmiş bulunuyor. "Allah'ı hayata davet edersek, O'nun adını paravan yapan din sömürücüleri başımıza dert açarlar" diyerek Yaratı­cıyı, deist(12) bir mantıkla hayatımızın uzağında tutmaya devam mı edeceğiz? Yoksa dini Allahın iradesine uygun şekliyle ortaya qetirmek üzere yepyeni bir süreç mi başlatacağız? İnsanlığın bu­gün en ciddi sorularından biri budur.
Bu soruya vereceğimiz cevap ne olursa olsun, din adına iş-lenecek baskı, zulüm, saptırma, sömürme, ezme ve dışlamalara teslim olmadan düşünebilmek için, hurafe dinciliğinin tasallutun-dan arınmış bir atmosfer sağlayan laik düşünceyi korumak zo­rundayız. Bu sanıldığı gibi, sadece inanmayanların hesabı_na_bir fedakarlık değil, "gerçek iman sahipleri''nin de hayrına_bir tavır olacaktır. Çünkü, ilahi iradenin tersine çalıştırılan bir sömürü ve baskı dini, herşeyden ve herkesten önce gerçek dindarların kah­rına sebep olmaktadır. Böyle bir din, toplumları yeni inkar fırtına­larının kucağına atarak yarınlarımız için filizlenen ümitleri de mahveder.

(11) Sekularizm; latin kökenli bir kelime olup, Türkçe dini olmayan, din bakı­mından inançsız olmak demektir.
(12)Deist; latin kökenli bir kelime olup, Allah hakkında, O'nu bütünüyle evre­nin dışında kabul eden ve insanlarla ilgi ve ilişkisinin olmadığına inanan kişi de­mektir

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

Bu yayına verilen bağlantılar:

Bağlantı Oluştur

<< Ana Sayfa