10 Ocak 2014

dersitamam: DOSTLARA MEKTUPLAR-5-KURAN'DA EMREDİLEN NEDİR

dersitamam: DOSTLARA MEKTUPLAR-5-KURAN'DA EMREDİLEN NEDİR

23 Aralık 2013

KILDIĞINIZ NAMAZLAR BOŞUNA

Kıldığınız namaz boşuna!

 Yayın tarihi 26 Ekim 2012
 http://ahmetsaltik.net/2012/10/26/kildiginiz-namaz-bosuna/#comment-2578       ADRESİNDEN ALINTIDIR
      Dostlar, Sayın Yılmaz Yunak‘ın “Kıldığınız namaz boşuna!” başlıklı yazısı tam anlamıyla dehşet verici.. Çok çarpıcı.. Kurban Bayramının 1. gününde yayımlanmış olması da anlamlı. Bende bir soru uyandı : Kılınan namazlar boşuna da ya kesilen kurbanlar? Çok mu yerini buluyor? Yılda 1 kez 4 gün (ezici çoğunluğu ilk gün) topluca hayvan keserek bir toplumun yoksullarının kırmızı et gereksinimi karşılanabilir mi? En azından “süreklilik” boyutu yok değil mi? Örn. namaz.. günde 5 vakit kılınıyor.. Birkaç günlük, haftalık, aylık, giderek yıllık borcu ödemek özere “stok namaz“ kılınabilir mi?? O halde? Çare İslamın sadaka şeriatı da değildir. İnsan aklı günümüzde SOSYAL DEVLETİ, aile sigortasını, işsizlik sigortasını vb. keşfetmiştir.. Lütfen Sn. Yunak’ın yazısını okur, okutur ve üzerinde biraz düşünür müsünüz?? Sevgi ve saygı ile. 26.10.12, Ankara Dr. Ahmet Saltık www.ahmetsaltik.net ========================================================
                                    Kıldığınız namaz boşuna

 Yılmaz Yunak 25 Ekim 2012,

Ulusal Kanal

 Hadi bana kutsal bir şey söyleyin; öyle bir şey söyleyin ki, kutsalların en kutsalı olsun. Vatan… Millet… Din… Kâbe… Cami… Melekler… Hepsi kutsal, özellikle Vatan; ama en kutsalı değil. Ondan da kutsalı var : Bir “eşrefi mahlûk” var… (İsra, 70)

 *** *** ***

 Tanrı neden “Biz” diye hitap eder Kuran’da? “Biz, size, üstünüze tanık olar bir resul gönderdik.” (Müzzemmil, 15) “Sonra onu açıklamak da bizim işimiz olacaktır.” (Kıyamet, 19) Yüzlerce ayet… Yaratan tektir ve deyim yerindeyse, yaratılışın nispeten önemsiz bölümlerinde, kendi oluşturduğu hiyerarşiyi devreye sokmakta; bu iş için yetkilendirdiği yaratıklarına, kozmik programın yazılımında görev taksimi yapmaktadır. Ama bunun bir istisnası vardır : Yaratıcı burada yaratılacak olanı kendi tekelinde tutmakta, hiyerarşiyi bu işe karıştırmayarak bu işi bizzat üstlenmektedir. Çünkü bu, kutsalların en kutsalının yaratılış faaliyetidir. İnsandır bu! 

*** *** ***

 Hani Rabbin meleklere şöyle demişti: “Ben çamurdan bir insan yaratacağım”
(Sâd, 71) “Onu kıvama erdirip içine ruhumdan üflediğimde önünde secde ederek eğilin.”
 (Sâd, 72) Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde etmişlerdi. (
Sâd, 73) İblis etmemişti. O, kibre sapmış ve inkârcılardan olmuştu.
(Sâd, 74) Allah dedi: “Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan neydi? Burnu büyüklük mü ettin, yoksa yücelenlerden mi oldun?”
(Sâd, 75) İblis dedi: “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.”
(Sâd, 76) Buyurdu: “Hadi çık oradan. Sen kovulmuş birisin.”
 (Sâd, 77) *** *** *** 1)

İnsanın yaratılışı konusunda ifade kesin: Ben! Ben yaratacağım! Siz kenara çekilin; bu işi bizzat yapacağım! 2) Ayet ne diyor: Onu kıvama erdirip içine ruhumdan üflediğimde! İnsan içinde “Tanrı’nın Nefesi”ni taşıyor; o bir parça O! 3) “Önünde secde ederek eğilin!” En kutsal şey olarak bildiğimiz melekler, insanın önünde secdeye kapanıyor, eğiliyor, saygı gösteriyor. 4) Ne diyor Yaratıcı: “İki elimle yarattığıma.” Yaratılana gösterilen ihtimamın dile getirilişine bakın! 5) Ve nihayet insan o denli özel, o denli kutsal bir yaratık ki, o güne kadar Allah katında önemli bir mevki sahibi olan İblis kovuluyor ve insan en yüksek makama ulaşıyor. İşte bu nedenle insan en kutsal yaratık…

 *** *** ***

 Bunları, Çengelköy’de bir AVM’nin arka kapısında, çöpe atılan sebzeleri ayıklayıp evlerine götürmek için didinen kadınları görünce geçirdim içimden. Boyunları eğikti, mahcuplardı, itilmiş kakılmış olduklarının farkındaydı hepsi. Gözlerindeki gizli hüznü hemen fark edebiliyordunuz. İstanbul’un göbeğinde çöpten yemek topluyorlardı. İnsandı bunlar! En kutsal yaratıktı! Sonra Kuran ve İslam üzerinde düşündüm biraz. “Şekil” uğruna “öz”ün mahvedilişini… Yoksulların gizli feryadı arşı inletirken, kıldığımız namazları! Yazıktı! Ne kadar yazık…

 *** *** ***

 Evine günde ancak 3 gram kırmızı et götürebilen memur (bir serçeden dahi az),  açlık sınırındaki otuz milyon kişi,  resmen aç olan milyonlar,  işsiz bırakılarak onurlarıyla oynanan milyonlar… Gazetelerde okuduğumuzda bir istatistik gibi geliyor. Gözünüzle gördüğünüzde ise kaskatı bir gerçek! İsyan ediyorsunuz her şeye! İsyandan bütün vücudunuz tir tir titriyor. Çünkü bu insanlık dışı kahrolası manzara Müslümanlar tarafından infialle karşılanmıyor, doğal addediliyor. Her şey sanki çok doğalmış gibi algılanıyor. Kimsenin umurunda değil. Kimse sağa sola saldırıp camı çerçeveyi yerle bir etmiyor! En kutsal yaratık çöpten yiyecek ayıklıyor, kimsenin umurunda değil! Kanıksanmış; doğal addediliyor artık! Bu doğallık kahrediyor insanı!


 *** *** ***

                               Müslümanlara uyarımdır: Kıldığınız namazlar boşuna!

 İnsanı bir “girdi”den, bir “meta”dan, bir “fire”den ibaret gören kapitalizme, başta AKP olmak üzere Türkiye’yi bu hale getiren düzen partilerine, insanı çöpten yiyecek toplamaya iten bu kahpe düzene karşı savaşmadığınız için (Nisa 75), kıldığınız bütün namazlar boşuna! Hepsi riya, hepsi sahtekârlık, hepsi ikiyüzlülük! Bir tarafta öküz gibi yiyerek şiştikçe şişenler, altın, dolar biriktirenler, servetlerine servet katarak adeta tanrılaşanlar, bunun doğal sonucu olarak yeryüzünde kasılarak yürüyenler (Lukman, 18); diğer tarafta onursuzluğa mahkûm edilerek çocukları için çöpten yiyecek toplayan çaresiz anneler… Sefalet içinde onursuzlaştırılan yoksullar, insanlar! Söylemedi demeyin; kıldığınız bütün namazlar boşuna! Allah’ın en kutsal yaratığı çöpten yemek toplarken ve siz bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmadığınız için; bilakis düzen partilerini desteklediğiniz için kıldığınız bütün namazlar boşuna! İslam’ın eşitlikçi Peygamberini (O’na selam olsun) anarken döktüğünüz o sahte gözyaşlarınız boşuna! Boşuna! Allah’a emanet olun… www.ulusalkanal.com.tr

 “KILDIĞINIZ NAMAZ BOŞUNA!” ÜZERINE 2 DÜŞÜNCE 1.

 29 Kasım 2013 tarihinde, saat 14:10 için gülnur der ki

  hayırlı günler.şu an elimde seçenek etkisi adlı kitap var.yılmaz yunak adlı değerli yazarın,kitabı beni fazlası ile etkiledi.nedenini kendimin bildiği ama kimseye ifade edemediğim,sorularımın cevabını,bu kitapta buldum.tek bir söz söyleyebilirim.kaybolan parçalarım,yeniden bir araya geldi.teşekkürler hoşçakalın.

 01 Aralık 2013 tarihinde, saat 16:21 içinAhmet SALTIKder ki

 Teşekkürler Gülnur hanım.. Yılmaz Yunak aydın ve dolayısıyla yurtsever bir dinbilginidir.. Atatürk’ümüzün istediği gibi.. İst. Üniv. Edebiyat Fak. bünyesinde İlahiyat bölümünü bu yüzden açmıştı Atatürk. Sevgi ve saygı ile. 1.12.13, Ankara Dr. Ahmet SALTIK http://www.ahmetsaltik.net

YAZANIN VE YAYINLAYANIN ELİNE DİLİNE GÖNLÜNE SAĞLIK...................

9 -ZÜMER-9-hel yestevillezine ya'lemune vellezine la ya'lemun 9-“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” 17-İSRA-34…..evfu bil ahd innel ahde kane mes'ula 17-34-…………Ahdinize vefalı olun çünkü verilen söz sorumluluk gerektirir.

 40-MÜMİN 27. Ve kale musa inni uztü bi rabbi ve rabbiküm min külli mütekebbiril la yü'minü bi yevmil hisab 

 Diyanet Vakfı 27. Musa da: Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbinize sığındım, dedi. Elmalılı Hamdi Yazır 27-Musa da: "Muhakkak ben, hesap gününe inanmayan her ululuk taslayandan Rabbime ve Rabbinize sığındım!" dedi. Yaşar Nuri Öztürk 27 Mûsa dedi: "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olana sığındım."

 68-KALEM 51. Ve in yekadulleziyne keferu leyuzlikuneke biebsarihim lemma semi'uzzikra ve yekulune innehu lemecnunun. 52. Ve ma huve illa zikrun lil'alemiyne 

 Diyanet Vakfı 51. O inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. Hâla da (kin ve hasetlerinden:) "Hiç şüphe yok o bir delidir" derler.

 Elmalılı Hamdi Yazır 51-Ve gerçekten o küfredenler o zikri (Kur'an'ı) işittikleri zaman az daha seni gözleriyle kaydıracaklardı; bir de durmuşlar: "O şüphesiz bir deli." diyorlar. 

 Yaşar Nuri Öztürk 51 O küfre sapanlar, Zikir'i/Kur'an'ı işittiklerinde az kalsın gözleriyle seni devireceklerdi. "Bu tam bir cinlidir." diyorlardı.

 Diyanet Vakfı 52. Oysa o (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür. Elmalılı Hamdi Yazır 52-Halbuki o (Kur'an) bütün akıllı alemler için bir öğüttür. Yaşar Nuri Öztürk 52 Oysaki o Zikir/Kur'an âlemler için bir öğütten başka şey değildir.

 81-TEKVİR 27. In huve illa zikrun lil'alemiyne. 

Diyanet Vakfı 27. O, herkes için, bir öğüttür, 
 Elmalılı Hamdi Yazır 27-O, sadece bir öğüttür, alemler için. 
 Yaşar Nuri Öztürk 27 O, âlemlere bir öğütten başka şey değildir. 

 28. Limen şae minkum en yestekıyme,.
 Diyanet Vakfı 28. Sizden doğru yolda gitmek isteyenler için de. 
 Elmalılı Hamdi Yazır 28-Ve içinizden dosdoğru olmayı dileyenler için. 
 Yaşar Nuri Öztürk 28 İçinizden, dosdoğru yürümek isteyen için. 

 29. Ve ma teşaune illa en yeşaallahu rabbul'alemiyne.
 Diyanet Vakfı 29. Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.
 Elmalılı Hamdi Yazır 29-Fakat o alemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz!
 Yaşar Nuri Öztürk 29 Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz! 

 7-ARAF-23 kale rabbena zalemna enfüsena ve il lem tağfir lena ve terhamna lenekunenne minel hasirin 

 Diyanet Vakfı 23. (Adem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.

 21-ENBİYA-87……(yunus dediki)… ………el la ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minez zalimin
 Diyanet Vakfı 87. Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: "Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!" 

 28-KASAS-16-kale rabbi inni zalemtü nefsi fağfirli ....fe ğafera leh innehu hüvel ğafurur rahiym 

Diyanet Vakfı 16. Musa: Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başıma iş açtım). Beni bağışla dedi, Allah da onu bağışladı. Çünkü, çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olan ancak O'dur.

 2-BAKARA-286-. leha ma kesebet ve aleyha mektesebet* ….rabbena la tüahızna in nesina ev ahta'na*.. 
 2-286-DİYANET- Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. ..Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma…sorgulama…hesaba çekme…

 12-YUSUF 21-……vallahü galibün ala emrihi ve lakinne ekseran nasi la ya'lemun

 DİYANET-21-….Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.

 ELMALILI-21-…….Allah, yaptığı işte üstün bir güce sahiptir, fakat insanların çoğu bilmezler. 

Y.NURİ-21-………..Allah, kendi emrine Gâlib'dir/kendi emrine hükmeder. Ama insanların çokları

 bilmiyorlar. 


 12-YUSUF 100…….inne rabbi latiyfül lima yeşa' innehu hüvel alimül hakim 100…. Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lütfedicidir. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir."

 101-….fatıressemavati vel ardı ente veliyyi fid dünya vel ahirah teveffeni müslimev ve elhıkni bis salihiyn 101…. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da ahirette de benim sahibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!"

 7-ARAF- 185-.... fe bi eyyi hadisin ba'dehu yü'minun (BAŞKA HANGİ GERÇEK SÖZ-HADİS-E İNANACAKSINIZ) 

 77-MÜRSELAT -50-Fe bi eyyi hadiysin ba'dehu yü'minune.(BAŞKA HANGİ GERÇEK SÖZ-HADİS-E İNANACAKSINIZ)

 rabbena amenna fağfir lena varhamna ve ente hayrur rahimin (23-/109) ve selamün ala ibadihillezinastafa (27-/59) sübhane rabbike rabbil izzeti amma yesifun (37-/180) ve selamün alel mürselin (37-/181) Vel hamdü lillahi rabbil alemin(37-/182)

05 Şubat 2013

BÜYÜK GÜNAH NEDİR


İHSAN ELİAÇIK

BÜYÜK GÜNAH NEDİR?


Acaba Kur’an’ın “büyük günah” dediği şey nedir?

Namaz kılmamak mı?

Oruç tutmamak mı?

Başörtüsü takmamak mı?

Kur’an’da “suç, günah, hata” tabirlerinden öte bir de “büyük suç/hata/günah”tabirleri geçiyor.

Baktığımızda bunların 7 yerde geçtiğini görüyoruz.

Ne olduğunu anlamak istiyorsanız, gelin birlikte bakalım.

Nuzül (iniş) sırasına göre sıralıyorum;

***

İlki NECM suresinde:

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Bu, kötülük yapanların karşılıksız kalmaması, güzellik yapanların ise daha güzeliyle karşılıklarını bulması içindir. Onlar ki arada bir hataya düşseler de büyük günahlardan(kebârie’l-ism) ve çirkin davranışlardan kaçınırlar. Rabbinin mağfireti geniştir; bundan hiç şüpheniz olmasın.” (Necm; 53/31-32).

{KEBÂİRE’L-İSM}: Sözlükte [
كبر ] kökü “büyük olmak”, [ثما]  kökü de “suç işlemek, günaha girmek” demektir. Bu iki kelimeden oluşan [كباءر الاثم ] ise “büyük günahlar” demektir. Bu deyim aslında sadece Müslümanlara değil; insanlığa önemli mesajlar vermektedir. Ayette geçen lemem kelimesi ise “Bir anlık şuursuzluk hali” demek olup (Razi) “küçük günahlar, ufak tefek hatalar” şeklinde meşhur olmuştur. Demek ki “Günahın büyüğü küçüğü olmaz” sözü doğru değildir. Suçun ve günahın büyüğü olur ve Kur’an bu anlamda büyükler (kebâir) demektedir.

Peki büyük günahtan ne anlamalıyız?

Ayet bağlamına baktığımızda, “Dünya ve ahiret Allah’ın’dır” (Necm; 53/25) ve“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır” (Necm; 53/31) tekrarlı vurgularından da anlaşılacağı gibi büyük günah (kebâire’l-ism) “sahiplenme” (mülk) ile ilgilidir.

Keza aynı bağlamda “İnsan için emeğinden başka hakkı yoktur” (Necm;  53/39) ve “Onun emeği karşılığını görecektir (Necm; 53/40) tekrarlı uyarısından da anlaşılacağı gibi kişi emeğinden başka bir şeye sahip değildir. Bunu unutup örneğin çit çevirerek, emeği sömürerek vs. Allah’ın mülkünü ve insanların alınterini sahiplenmeye kalkışması büyük günah (kebâire’l-ism) olmaktadır. Sure bağlamından anlaşılan budur.

***

İkincisi VAKIA suresinde:

“İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su… Kapkara boğucu bir duman… Ne serinletir ne rahatlatır… Çünkü onlar bundan önce zenginliğin şımarttığı kimseler (mutrefîn) idi ve/yani büyük günah (hınsı’l-azîm) üzerinde ısrar ediyorlardı.” (Vakıa; 56/42-46).

{MUTREF}: “Bolluk içinde olan, şımarmış” demektir. Bolluk ve nimet içinde olmak, şımarmak (teref), konfor içinde olmak, nimetler içinde yüzmek (teterrûf), konfor, rahatlık, lüks, şımarıklık (teref) kelimeleri bu kökten… Demek ki mütref bir toplumun rahatlık ve konfordan şımarmış, “fors” sahipleri demektir… Bu durumda Kur’an’da sık sık geçen mele-i mütref “kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenleri” demek oluyor. Bugün için devlet beslemesi ailelere, sosyete çevrelerine, lüks ve sefahat içinde yaşayan zümrelere ve onlara özenenlere tekâbül eder. (Bkz. “Kur’an’da alttakiler ve üsttekiler” makalesi).

Bu durumda ayet bağlamında büyük günah (hınsı’l-azîm) insanlar açlık ve yoksulluk içindeyken zenginlik, bolluk ve refah içinde yaşamak ve bunun verdiği vurdumduymazlık ve şımarıklık (mutref) demek oluyor.  Öyle ki böylesi tipler bu şımarıklık içinde hesap, kitap, mizan, yeniden diriliş nedir bilmezler, aldırış etmezler, bunları hiç umursamazlar.

***

Üçüncüsü İSRA suresinde:

“Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onlara da size de rızkı veren Biziz. Doğrusu onları öldürmek büyük bir günahtır (hıtaen kebîrâ).(İsra; 17/31).

Yani: “Çalışmıyorlar, yağmaya, talana katılıp mal getirmiyorlar, hiç bir işe yaramıyorlar” veya “Beş parasız oldukları için zengin bir koca talip olmuyor, fakirlere gidiyorlar” veya “Büyüyünce tefeci bezirgânların eline düşerler, genelevlerinde çalıştırırlar, iyice rezil rüsva oluruz” veya “Belki bize acırlarda bol rızık ve mal verirler, onun için tanrılara kurban sunalım” diyerek çocuklarınızı sakın öldürmeyin. Bu çok büyük bir günah/cinayettir…

Çünkü bunlar Mekke’de oluyordu.

Görüldüğü gibi burada da konu (büyük günah) ve vurgu (mülk;zenginlik/yoksulluk) aynı.

***

Dördüncüsü ŞURA suresinde:

“Size verilmiş bulunan şeyler dünya hayatının metaıdır. Allah’ın yanındakiler ise iman edip sadece Rablerine dayananlar için daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Onlar büyük günahlardan (kebâire’l-ism) ve çirkin davranışlardan uzak dururlar.” (Şura; 42/36-37).

Yine buradaki büyük günah da (kebâire’l-ism) yukarıdaki Necm suresindeki ile aynı. Vurgu da oradaki ile aynı. Orada “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır.”dendikten sonra gelirken, burada “Size verilen şeyler dünya hayatının metaıdır.” dendikten sonra kullanılıyor. Demek ki büyük günah (kebâire’l-ism) dünya hayatını (malı, mülkü) ve ondan gelen faydayı (meta) bencilce sahiplenmedir. Oysa mülk Allah’ındır (dünya hayatı; yer, gök, mal, meta) ve insan için emeğinden başka hakkı yoktur.

Ayetin devamında da büyük günahtan (kebâire’l-ism) kurtulmak için ne yapılması gerektiği açıklanıyor: Allah’a güvenmek, kalıcı olanın O olduğunu kabul etmek, mal ve meta hırsına kapılıp elde edemeyince öfkelenmemek, salât etmek, etrafına danışmak ve verilen rızıklardan infak etmek… (Şura; 42/37-38). Metnin dışına çıkmaksızın bağlamdan baktığımızda durum budur.

***

Beşincisi BAKARA suresinde:

“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: ‘Onlarda hem büyük günah (ismkebir), hem de insanlar için yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür.’ Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki:‘İhtiyaçtan fazlasını.” (Bakara; 219).

Görüldüğü gibi burada da büyük günah  (kebâire’l-ism) kavramının öncesinde içki ve kumar sonrasında da infaktan bahsediyor. Bu ikisi arasındaki bağlantı açıktır: Bir şeyi (kumar gibi) haksız yere sahiplenmek büyük gühahtır. Sahip olduklarının fazlasını elden çıkarmak (infak) gerekir. Bunu yapmayan da büyük günah işlemiş olur.  Demek ki içki, kumar, zina, altın, ipek vs. “zenginliğin şımarttığı kimse”(mütref)  davranışıdır. Onlara özenmemeliyiz. İşte sahip olduklarını infak etmeyip böyle  heva ve heves yolunda harcayanlar büyük günah işlemiş oluyorlar.

İşte bu beş yer Kur’an’da büyük günah/suç/hata anlamında iki kelimeyle; kebârie’l-ism, hınsı’l-azîm, hıtaen kebîrâ, ism kebîr (tamlama) olarak geçen yerler.

Şu iki yerde de tek kelimeyle (kebâir) ve fakat aynı anlamda geçiyor:

***

Altıncısı yine BAKARA suresinde;

“Sana haram aylarda ve Mescit-i Haram'da savaşmayı soruyorlar. Onlara söyle: Haram aylarda ve Mescit-i Haram'da savaşmak büyük (kebîr) bir şeydir. Bu, insanları Allah'ın yolundan menetmek ve kâfirlik anlamına gelir. Halkı yerinden yurdundan sürmek ise Allah katında çok dahabüyüktür (ekber). Baskı, zulüm ve zorbalık (fitne) öldürmekten dahabüyüktür (ekber). Bu zalim zorbalar, eğer güçleri yetse yolunuzdan döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan vazgeçmeyecekler.” (Bakara; 217).

Ayette neye büyük/daha büyük (kebir/ekber)) dendiğine dikkat ediniz: Haram aylarda ve Mescid-i Haram’da savaşmak… Halkı yerinden yurdundan sürmek… Baskı, zülüm, zorbalık…

Adeta denmek isteniyor ki: Sana haram ayda ve Mescit-i Haram’da savaşmayı soruyorlar. Bu çok kötü bir günahtır. Haram aylarda ve Mescit-i Haram’da savaşmak düpedüz insanları Allah’ın yolundan menetmek ve Allah’ı inkârdan başka bir şey değildir. (Ebu Muslim). Hem Allah’ın evini kendi tekeline alacaksın, hem de bu anıtın gerçek sahiplerinin oraya girmesine engel olacaksın. Allah’ın savaşmayı yasakladığı aylarda silâh çekmekten, kan dökmekten çekinmeyeceksin. Allah’ın Evi’ni savaş ve kan dökülen bir yer haline getireceksin. Ne ayların ne de Ev’in hiçbir saygınlığına uymayacaksın. Bunları ihlâl doğrudan Allah’ı inkârdır. Üstelik ahaliyi yerinden yurdundan edeceksin. Allah’ın Evi’nin gerçek bağlılarını şehirden süreceksin,“Buralar benim” diye kibrinden geçilmeyecek! Bu da zulüm üstüne zulümdür. “Hem suçlu hem güçlü” diye buna denir. Şüphesiz savaş iyi bir şey değil. Haram aylarda ve Mescit-i Haram’da savaş ise daha kötüdür. Baskı, zulüm ve zorbalık (fitne) ise savaştan çok daha kötü, çok daha beterdir.

Görüldüğü gibi ayette büyük günahın mantığı aynı: Sahiplenmek! Bu sefer sahiplenilen yer üstelik Allah’ın evi Kabe…

***

Yedincisi NİSA suresinde:

“Eğer siz yasaklandığınız büyük günahlardan (kebâir) kaçınırsanız kusurlarınızı (seyyiât) bağışlar ve itibarınızı yükseltiriz.” (Nisa;31).

Buradaki “büyüklerin” (kebâir) ne olduğunu anlamak için de ayetin öncesine ve sonrasına (parağrafa) bakmamız yeterlidir çünkü tam anlaşılmadı.

Sizce bu ayetin öncesinde neden bahsediliyor olabilir?

Okuyun;

“Ey iman edenler! Birbirinizin mallarını karşılıklı rızaya dayanan ticaret yoluyla dahi olsa haksız yere yemeyin. Kendi kendinizi aldatmayın. Allah size karşı gerçekten merhametlidir. Kim haddi aşarak, haksızca bunu yaparsa yarın onu ateşe atacağız. Allah’a göre bunu yapmak çok kolaydır.”(Nisa; 29-30).

Yani: Ey iman edenler! Bırakın açıktan haksızlık yaparak birbirinizin malını yemeyi,“kamu” adını vererek “birbirinizin malı” haline getirdiğiniz ortak malı (beytu’l-mal), karşılıklı paslaşarak, eşe dosta peşkeş çekerek, usulsüz ihalelerle ve ulufe dağıtmalarla, alan memnun veren memnun tarzında dahi olsa yemeyin… Birbiriniz ile dışarıdan bakılınca sanki ticaret yapıyormuş gibi görünen ve fakat gerçekte danışıklı dövüş olan alışverişlerden sakının. Böyle yaparak kendi kendinizi aldatmayın…

Peki ayetin sonrasında neden bahsediliyor olabilir?

Okuyun;

“Allah’ın kiminize kiminizden farklı verdiği şeylere göz dikmeyin. Erkekler için kazandıklarından bir pay, kadınlar için de kazandıklarından bir pay vardır. Allah’tan, O’nun lütfunu isteyin. Allah her şeyi biliyor. Herkes için bir şeyler bırakabileceği varisler tayin etmişizdir; anne-babalar, yakın akrabalar, nikâh akti ile bir araya gelenler. Sözleşmelerinizden doğan payları verin. Allah her şeyi inceden inceye görüyor.” (Nisa; 32-33).

Yani: Allah “eşitliği” takdir etmiştir (Fussilet; 10). Rızık ve rızık kaynaklarını, yarattığı insanların eşitçe kullanacağı şekilde “taksim” etmiştir. Bu doğal taksimatta herkes farklı ve fakat eşittir. Kimine kiminden farklı yetenekler vermiştir. Bunları istismar ederek, farklılıklarınızdan eşitsizlik çıkarmayın. Tekel, kast, sınıf, hiyerarşi ve hegomonya oluşturmayın. İlahî/doğal  taksimatta her şey herkese yeter. Ötekinin“payına” düşene göz dikmeyin, fazlasına tamah ederek eşitsizlik yaratmayın. Erkekler için kazandığından bir “pay”, kadınlar için de kazandıklarından bir “pay”vardır. Paylarınıza razı olun, daha fazlasına sahip olmaya çalışmayın. Bu paylar zaten aranızda varisler yoluyla birbirinize geçecektir, ihtirasa kapılmanıza gerek yok. Sözleşmelerden doğan haklara riayet edin, kime ne “pay” düşüyorsa adaletlice dağıtın; bölüşün, paylaşın…

Ayetin öncesini ve sonrasını okuyunca sanırım “büyük günah” (kebâir) neymiş anladınız; Başkasının payına göz dikmek… Daha fazlası hırsıyla mal toplamak… Kamu malını zimmetine geçirmeye kalkmak… Sahip olduklarıyla eşitliği bozmak; üstünlük taslamak, sınıf yaratmak, hegemonya oluşturmak…

***

Görüldüğü gibi Kur’an’da “büyük günah” bir şeyi sahiplenme (mülk) etrafında dönmektedir.

Bu, Kur’an’ın bir taraftan Adem kıssasındaki vesveselerin anası (şecere-i huld vemülk-i la yebla) diğer taraftan da en  “en büyük zulüm” (zulmün azîm) dediği şirkile ilgilidir.

Şecere-i huld: Son sınırına varıncaya kadar mal toplama. Şecere: toplayan şey, huld: son sınır. Sembolik dilde “sonsuzluk ağacı”… (Taha; 120).

Mülk-i la yebla: Yıkılmayacak bir iktidar ve mal sahibi olma. (Taha; 120).

Şirk-i zulmün azîm: En büyük zulüm ortak olmaya kalkmak.  (Lokman; 13).

Sözlükte şirk bir malın iki sahibi olması demektir. Örneğin “şirket” te mal ortaklığı vardır. Allah’ın mülkünden bir şeyi sahiplenip ortak olmaya kalkarsanız O’na şirk koşmuş olursunuz. Allah’ın mülkünden  (gökler ve yer) hiç bir şeye sahip olamazsanız, sahip olduğunuz tek şey emeğinizdir, ondan da size bir “pay” vardır. Gerisi kamunun/herkesindir.

Bunları unutup Şeytanın vesvesesine kapılarak son sınırına kadar toplamaya (şecere-i huld) kalkar ve yıkılmayacak bir mülkün (mülk-i la yebla) peşinden giderseniz“büyük günah” işlemiş olursunuz.

Kur’an verileri ışığında “büyük günah” bu olmak icap eder.

İlmihal kitaplarındaki büyük günah listelerini unutun.

Yukarıda göstermeye çalıştığımız yedi yerde geçen büyük günah ayetlerini Kur’an’dan tekrar tekrar okuyun…



58 YORUM YAPILMIŞ..BU ADRESE BAKILABİLİR..

ELİNE,DİLİNE,GÖNLÜNE SAĞLIK

         39 -ZÜMER-9-hel yestevillezine ya'lemune vellezine la ya'lemun 9-“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”



         17-İSRA-34…..evfu bil ahd innel ahde kane mes'ula 17-34-…………Ahdinize vefalı olun çünkü verilen söz sorumluluk gerektirir.


          40-MÜMİN 27. Ve kale musa inni uztü bi rabbi ve rabbiküm min külli mütekebbiril la yü'minü bi yevmil hisab

 Diyanet Vakfı 27. Musa da: Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbinize sığındım, dedi. 
 Elmalılı Hamdi Yazır 27-Musa da: "Muhakkak ben, hesap gününe inanmayan her ululuk taslayandan Rabbime ve Rabbinize sığındım!" dedi. 
 Yaşar Nuri Öztürk 27 Mûsa dedi: "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olana sığındım." 

 
         68-KALEM 51. Ve in yekadulleziyne keferu leyuzlikuneke biebsarihim lemma semi'uzzikra ve yekulune innehu lemecnunun. 52. Ve ma huve illa zikrun lil'alemiyne 
 Diyanet Vakfı 51. O inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. Hâla da (kin ve hasetlerinden:) "Hiç şüphe yok o bir delidir" derler.
 Elmalılı Hamdi Yazır 51-Ve gerçekten o küfredenler o zikri (Kur'an'ı) işittikleri zaman az daha seni gözleriyle kaydıracaklardı; bir de durmuşlar: "O şüphesiz bir deli." diyorlar.
 Yaşar Nuri Öztürk 51 O küfre sapanlar, Zikir'i/Kur'an'ı işittiklerinde az kalsın gözleriyle seni devireceklerdi. "Bu tam bir cinlidir." diyorlardı.
 Diyanet Vakfı 52. Oysa o (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür. Elmalılı Hamdi Yazır 52-Halbuki o (Kur'an) bütün akıllı alemler için bir öğüttür. Yaşar Nuri Öztürk 52 Oysaki o Zikir/Kur'an âlemler için bir öğütten başka şey değildir.

 
           81-TEKVİR       27. In huve illa zikrun lil'alemiyne.
 Diyanet Vakfı 27. O, herkes için, bir öğüttür,
 Elmalılı Hamdi Yazır 27-O, sadece bir öğüttür, alemler için.
 Yaşar Nuri Öztürk 27 O, âlemlere bir öğütten başka şey değildir. 
       28. Limen şae minkum en yestekıyme,.
 Diyanet Vakfı 28. Sizden doğru yolda gitmek isteyenler için de. 
 Elmalılı Hamdi Yazır 28-Ve içinizden dosdoğru olmayı dileyenler için. 
 Yaşar Nuri Öztürk 28 İçinizden, dosdoğru yürümek isteyen için.
       29. Ve ma teşaune illa en yeşaallahu rabbul'alemiyne.

 Diyanet Vakfı 29. Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.

 Elmalılı Hamdi Yazır 29-Fakat o alemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz! 
 Yaşar Nuri Öztürk 29 Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz!   


      7-ARAF-23 kale rabbena zalemna enfüsena ve il lem tağfir lena ve terhamna lenekunenne minel hasirin 

Diyanet Vakfı 23. (Adem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz. 


       21-ENBİYA-87……(yunus dediki)… ………el la ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minez zalimin 

 Diyanet Vakfı 87. Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: "Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!"


       28-KASAS-16-kale rabbi inni zalemtü nefsi fağfirli ....fe ğafera leh innehu hüvel ğafurur rahiym Diyanet Vakfı 16. Musa: Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başıma iş açtım). Beni bağışla dedi, Allah da onu bağışladı. Çünkü, çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olan ancak O'dur. 


       2-BAKARA-286-. leha ma kesebet ve aleyha mektesebet* ….rabbena la tüahızna in nesina ev ahta'na*..

 2-286-DİYANET- Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. ..Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma…sorgulama…hesaba çekme… 


       12-YUSUF 21-……vallahü galibün ala emrihi ve lakinne ekseran nasi la ya'lemun 

 DİYANET-21-….Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler. ELMALILI-21-…….Allah, yaptığı işte üstün bir güce sahiptir, fakat insanların çoğu bilmezler. Y.NURİ-21-………..Allah, kendi emrine Gâlib'dir/kendi emrine hükmeder. Ama insanların çokları bilmiyorlar.



       12-YUSUF 100…….inne rabbi latiyfül lima yeşa' innehu hüvel alimül hakim 100…. Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lütfedicidir. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir."

       101-….fatıressemavati vel ardı ente veliyyi fid dünya vel ahirah teveffeni müslimev ve elhıkni bis salihiyn 
101…. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da ahirette de benim sahibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!"


       7-ARAF- 185-.... fe bi eyyi hadisin ba'dehu yü'minun (BAŞKA HANGİ GERÇEK SÖZ-HADİS-E İNANACAKSINIZ) 


       77-MÜRSELAT -50-Fe bi eyyi hadiysin ba'dehu yü'minune.(BAŞKA HANGİ GERÇEK SÖZ-HADİS-E İNANACAKSINIZ)


 rabbena amenna fağfir lena varhamna ve ente hayrur rahimin (23-/109) 


 ve selamün ala ibadihillezinastafa (27-/59) 


 sübhane rabbike rabbil izzeti amma yesifun (37-/180) 


ve selamün alel mürselin (37-/181) Vel hamdü lillahi rabbil alemin(37-/182)






04 Şubat 2013

ALLAH İLE ALDATANIN ÖNDE GİDENİ




                 İHSAN   ELİ AÇIK    

                                    
                 YAŞAYAN KUR’AN’IN 

                                                               IŞIĞINDA
                                    




                ALLAH İLE ALDATANIN 
                
                ÖNDE GİDENİ




              16-MART-2009

http://www.ihsaneliacik.com/2009/03/allah-ile-aldatanin-onde-gideni.html


         Rahmetli babam hep “Bel’amların şerrinden muhafaza eyle Ya Rabbi…” diye dua ederdi. “Bel’am kim ki?” diye sorduğumda “Allah ile aldatanın önde gideni” derdi… Böylesi duaları dinleyerek büyümüş olmamdan olacak “saray ulemasından” oldum olası hiç hazzetmem.

     Gel gör ki Allah ile aldatanların şahı olan “Bel’am” konusunu ne cami vaazlarından, ne de ilahiyat kürsülerinden pek duyamazsınız. Kur’an’da esaslı bir şekilde ele alınan bu karakter neredeyse unutulmuş, unutturulmuştur.

     Ama bunun böyle olması konuyu bizim de unutacağımız veya unutturmaya çalışacağımız anlamına gelmez, değil mi?

     “Bel’am” muhalif Müslüman bilinçte “saray ahundu (mollası)”, “zalimlerin alimi”, “sultana yaltaklanan din adamı” karakterine tekabül ediyor.


     “Ahund” Farsça’da medresede ders veren ve mollaların başı olan büyük alim demek… İran’da devrim yıllarında Şah yanlısı mollaları ifade için “saray ahundları” diye Humeyni çok kullanırdı.


     Saray, egemenlik ve iktidar böyle bir şey…


     Kısa sürede etraflarında “ahundlar” türer. Saraylar, egemenler ve iktidarlar ahundsuz yapamaz. Meşruiyetlerini dinden almak için “yalaka din adamlarına” ihtiyaçları vardır. Onlar “Allah ile aldatarak” halkı egemene itaate çağırırlar “ulu’l-emr” ayetleri okuyarak…


     Eski çağlardan beri, özellikle de Emevilerde, Abbasilerde, Osmanlılarda ve de Cumhuriyet döneminde bunlardan hiç eksik olmamıştır. Maşallah sultan sofralarında ikbal-ü izzet gördümü mantar gibi biterler…


***

     Oysa bir anlamda “kamu” gibi genel halk ve umumi insanlık adına –ki Allah, Kitap, Peygamber gelmiş geçmiş en büyük insanlık davasıdır- adına konuşan din aliminin (aydının/entelektüelin) egemenler, iktidarlar ve otoriteler karşısında muhalif durması gerekir.


     Günümüzde bunun ifadesi olmaya en yatkın olanlar yazarlar, şairler, sanatçılar ve din alimleridir. “Egemene” yönelik eleştiriler bir ülkede bunlardan gelmiyorsa, bunlar da egemenin borazanı haline gelmişse o ülkede “ma’şeri vicdan” ölmüş demektir.


     Bir millet dibe vurduğunda içinden cesur yazarlar, haykıran şairler, yaratıcı sanatçılar ve muhalif alimler çıkaramıyorsa, o milletin tarihten çekilme sürecine girdiğine yani canının çıktığına hükmedebilirsiniz. Çünkü yazar düşündürür, şair heyecanlandırır, sanatçı yaratır, alim de ışık tutar, yol gösterir. Siyasetçiler ve askerler de böylesi düşüncelerin, heyecanların, yaratımların peşine düşer. Böylece millet statükolarını aşar, kalıplarını kırar ve özgürlüklere yelken açar. Geçmişe bakın, hep böyle olmuştur.


     Bu nedenledir ki bir ülkede aydın, entelektüel, alim vs. diye “en egemen” kim veya neyse onu eleştirebilene denir. Egemene sokularak meşruiyet arayan olsa olsa dalkavuk olur. Bu nedenle benim görüşüm odur ki başımızda Hz. Ebubekir bile olsa alim muhalif duruşunu korumalıdır. Çünkü başında kim olursa olsun iktidar ve egemenlik doğası gereği daima eleştiriye muhtaçtır.


***


     Müslüman bilinçte “Bel’am” olarak yerleşen din adamı karakterinin, sultan, iktidar, güç, servet ve özellikle de siyasal iktidar ile irtibatlandırılması boşuna değil. Çünkü bu çağrışımların “Kitap’ta” yeri var;

     “Onlara anlat… Hani bir adam vardı: Ayetlerimizi çok iyi bildiği halde onları bir kenara atmıştı. Şeytana uymuş ve sonunda iyice azmıştı. Lâyık görseydik onu bildiği ayetler sayesinde yükseltirdik. Fakat gözünü güç ve iktidar hırsı bürümüş, heva ve hevesine fena kapılmıştı. Bu gibilerin durumu tıpkı köpeğe benzer; üstüne varsan da dilini sarkıtıp hırlar, kendi haline bıraksan da. İşte ayetlerimize yalan diyenlerin durumu böyledir. Anlat bu olayı; belki tefekkür ederler.” (A(raf; 7/175-176)


     Görüldüğü gibi ayette isim, yer ve zaman verilmeyip “karakter” (tipleme) üzerinde duruluyor.


     Demek ki bu karakter; 1- Ayetleri çok iyi bildiği halde ilmiyle amel etmeyen 2- Şeytana uyarak azan 3- Güç ve iktidar (dünya) hırsı gözünü kör etmiş 4- Heva ve hevesine kapılmış 5- Köpek tıynetli her “din alimi”dir…


     Ayetleri çok iyi bilmesi dini metinlere ve ilahiyata vakıf olduğunu, ilmiyle amel etmemesi bunları “fazilete ve erdeme” değil; servet, makam, mevki ve şöhrete dönüştürmeyi çok iyi becerdiğini, Şeytana uyarak azması sahip olduklarıyla haddi aşıp küstahlaştığını, dünya hırsının gözünü kör etmesi hırsının aklının önüne geçtiğini, heva ve hevesine kapılması arzu ve isteklerine gem vuramadığını, köpek tıynetli olması da bağlandığı egemenin kapısından halka havlayıp durduğunu gösterir…


     Ayette geçen “ahlede ile’l-ard” tabirinin bir manası da “bir beldede/ülkede (arz) sonsuz bir güç ve iktidara (huld) erişme arzusu” demektir. Çünkü Kur’an Araf suresinde geçen “Rabbiniz size bu ağacı neden yasakladı sanıyorsunuz? Çünkü ondan yerseniz iki melek (melekeyn) olursunuz veya ölümsüzleşirsiniz (hâlidîn)” (7/20) şeklindeki şeytan fısıltısının ne olduğunu Taha suresinde şöyle tefsir eder: “Ey Âdem, sana sonsuzluk ağacını (şecereti’l-huld) ve yıkılmayacak bir hükümranlığın (mulki la yeblâ) yolunu göstereyim mi?” (20/120)…


     İşte genelde insanların, özelde ise “Bel’am”ın ayağını kaydıran budur; huld hırsı ve mülk arzusu… Yani güç, servet, iktidar ve egemen olma hırsı dediğimiz şey…


     Bu, devlet katmanlarında, döner koltuklarda, makam odalarında, halkın selamlandığı kürsülerde boyuna yeşeren ve tatdıkça artan iktidar şehvetidir. İktidar ile şehvet arasında bu nedenle doğrudan bağlantı vardır. İktidarda emir verirken, şehvette orgazm olurken kendinizden geçersiniz yani huld ve mülk (yıkılmayacak bir hükümranlık) duygusundan bir nebze, bir an yaşarsınız.


     Bu nedenle huld ve mülke ulaşmak için “Bel’am”ın hırsı aklını geçmiştir. Dini bilgisi artık “Allah ile aldatmak” dışında hiçbir işe yaramamaktadır. “Allah” demekte fakat sonsuz bir iktidar, servet ve egemenlik (huld ve mülk) istemektedir.


     Hal böyle olunca Allah ile aldatanın önde gideni, tabiî ki Bel’am’ın ta kendisi oluyor!


***


     “Bel’am” ismi Tevrat’da geçen bir din alimine dayanıyor. Hz. Musa’yı satarak düşman kralının sarayına yanaşır. Orada ağırlanır, bol bahşişlere boğulur ve Hz. Musa aleyhine Tanrı’ya dualar ederek insanları Allah ile aldatır. (Sayılar; 22-24) Hz. Ali, İbn Ömer, İbn Abbas, Mücâhid, İkrime ve müfessirlerin büyük çoğunluğu, yukarıdaki ayette geçen adamın, Beni İsrail ulemasından işte bu Bel’am bin Baura olduğu görüşündedirler.

    Başka bir görüşe göre de ayette anlatılan adam, din bilgini Mekkeli Rahip Ebu Amir’dir. Mücâhid, Abdullah bin Amr, Kelbî ise Ümeyye bin Ebi’s-Salt’tır der. Said bin Müseyyeb ise Ebû Âmir olduğu görüşündedir.

     İsimlere takılmayın, çünkü bunların hepsinin ortak özelliği “devrin egemenine yanaşan” işbirlikçi ve yalaka din alimi tiplemesidir.


     Örneğin, Bel’am bin Baura Moav kralının sarayında ağırlandığı gibi, Mekkeli Rahip Abu Amir de Bizans saraylarında ağırlanmıştır. Çünkü o da “sonsuzluk ağacını” ve “yıkılmayacak hükümranlığı” orada görüyordu. Şeytan onun da ayağını böyle kaydırmış ve hırsı aklını geçerek “egemene yanaşma” yolunu seçtirmişti.


     Mekkeli Rahip Ebu Amir, Suriye’ye gidip “arslanlı yollardan” geçerek Bizans “derin devleti” ile anlaştı. Bizans ordularını Medine’yi işgale davet etti. Böylece “Muhammed belasından” ebediyen kurtulmuş olacak ve Medine’yi Bizans adına yönetecekti. Adamlarına haber salarak Medine’de peygamber mescidinin karşısına kendi “tapınağını” diktirdi. Bizans ordusu ile geldiğinde orada karşılanacaktı. Peygamberimiz bunun üzerine ünlü Tebük seferini başlattı. 30 bin kişi ile Suriye’de Ebu Amir’in ağırlandığı Bizans saraylarına doğru yürüyüşe geçti. Tebük’e gelindiğinde Bizans’ın işgal planından vazgeçtiği duyuldu. Peygamberimiz Medine’ye döner dönmez ilk iş olarak Ebu Amir’in tapınağını yıktırdı. İnsanlara zarar vermek için açılan bu yere “Mescid-i Dırar” (Tevbe; 9/107) denerek Müslüman bilincin dimağına kazındı. O gün bugündür bu tür yerler bu isimle ve genellikle de “Bel’am” ile birlikte anılır.

    Böylece Hz. İsa nasıl “tapınağı basan peygamber” (Matta; 21/12-13) adıyla tarihe geçti ise, Hz. Peygamber de “tapınak yıkan peygamber” (Buhari Tecrîd-i Sarih, 10, 422) olarak tarihe geçti. Çünkü Hz. İsa zamanındaki Roma adına, Hz. Peygamber zamanındaki de Bizans adına çalışıyordu.


      Demek ki üzerinde düşünmemiz istenen karakter, isim, yer ve zaman verilmediğinden de anlaşılabileceği gibi, her çağda, her devirde karşılaşabileceğimiz bir tip… Çıkarı için Allah’ın ayetleri ile insanları aldatan bir tip… Allah’ın ayetlerini bir bilinç değil; bilgi kaynağı olarak gören, ayetlerden coşku ve heyecan (çûş-u hurûş) değil; kuru kuruya bilgi (malûmat furûş) çıkaran bir tip…


     Bu tipler, ayetleri iman ettikleri için değil; meslek icabı okurlar. Allah’ın kitabını hayat değil; tapınak kitabı olarak algılarlar. Bir çoğu saray ulemasıdır. Kralların, sultanların sofrasından kalkmazlar. Onlara dalkavukluk ederek din hizmeti sunarlar. Esas işleri egemen otoriteye dinî gerekçe bulmaktır. Bunun karşılığını da fazlasıyla alırlar. Allah’ın ayetlerini iyi bilirler ancak bilincinden yoksundurlar. Bilgiyi insanı yetiştirip geliştiren bir fazilet (erdem) değil; güç vesilesi olarak görürler. İlâhî bilgiyi de bu güce ulaşmak için isterler. Asıl dertleri “Tanrı ile olmak” değil “Tanrı gibi olmak”tır. Allah’a değil; güce taparlar. Allah’a da gücü için taparlar. Güç kimdeyse onun köpeği olurlar. Üzerine varsan da varmasan da dilini sarkıtıp havlamaktan başka bir şey yapmazlar. Çünkü köpek tabiatlıdırlar. Egemene hizmeti ve güçlüye sadakati köpekliklerinin şerefi olarak görüler.


     İlginçtir, Kur’an söyleminin en sertleştiği yerlerin bu karakterin anlatıldığı yerler olduğunu görüyoruz. Biliyorsunuz Kur’an’da “havlayan köpek” ve “hayvandan daha aşağı” diye benzetme yapılan yerler var. Bu yerler işte bu gözünü dünya hırsı bürümüş “yalaka din adamı” karakterinin anlatıldığı yerdir (A’raf; 7/176,179). Dolayısıyla bu yazıda “köpek”, “hayvan” filan diyerek sert ifadeler kullanmamız normal karşılamalı çünkü “Kitap”ta geçiyor!


***

     Peki, her Allah, Kitap, Peygamber diyenin Allah ile aldatan olup olmadığını nasıl anlayacağız? Bunun bir ölçüsü olmalı değil mi?


     Kur’an’ın uyarısı… Bunlar din namına halkın parasını tıka basa yerler, altını ve gümüşü yığarlar ve insanları Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Gerçek ile sahteyi birbirine karıştırırlar. Yapmadıkları şeyi emrederler. Az bir paha karşılığı ayetleri satarlar (Tövbe; 9/34, Bakara; 2/41-44).


     Hz. İsa’nın İncil’de geçen uyarısı… Bunların dediğini tutun, ama gittiği yoldan gitmeyin. Çünkü ağızlarından güzel sözler çıkar ama onlara ilk uymayan kendileridir. İnsanları dinlerine döndürmek için kıtalar dolaşırlar ama dinlerine döneni de iki kez kafir yaparlar. Tabağın kenarını iyice temizlerler ama tabağın içindekini başkasıyla bölüşmeyi hiç düşünmezler. Tapınaklarda en seçkin yerlere kurulmaya, meydanlarda selamlanmaya bayılırlar. İnsanlara taşınmaz yükler yüklerler, kendileri ise bu yükleri kaldırmak için parmaklarını bile kıpırdatmazlar. Hem peygamberlerini öldürürler, hem de anıtlarını dikip üzerinden geçinirler. Muhatabının ağzından çıkacak bir sözle onu tekfir edip din dışı ilan ederek tuzağa düşürmek için fırsat kollarlar. Allah’ın evini “pazar yerine” ve “haydut inine” çevirirler. (Markos; 11-15-17, Luka; 11-37-83)


     Demek ki yaşantısına, hayat içindeki duruşuna bakacağız…


     Mekke’de (muhalefette) nasılsa, Medine’de de (iktidarda) öyle yaşayıp yaşamadığına bakacağız…


     Servet sığma (tekâsür) grafiğini izleyeceğiz…


     Allah, Kitap, Peygamber diye diye ne oluyor? “Geride birkaç kap ve bir kitap” mı bırakıyor, yoksa Karun serveti mi? Ona bakacağız.


     En başta “din” olmak üzere bütün “kamu” davası güdenlere böyle bakacağız.


     Çeketi ile gelip çeketi ile mi gidiyor? Budur ölçümüz…


***

     Ali Şeriati’nin, o unutulmaz üçlemesi ile; tarih boyunca siyasi ve askeri gücün sembolü Firavun, sermaye gücünün sembolü Karun, bunlara köpeklik ederek Allah ile aldatan din aliminin sembolü Bel’am, Müslüman bilincin hafızasından hiç çıkmadı ve çıkmayacak!

     Demek Allah ile aldatma asıl Bel’amlık yaparak oluyormuş.


     Demek rahmetli babam o dualarında “Allah ile aldatanın önde gidenini” tanıtıyor ve yarınlarıma mesaj veriyormuş: Tanı bunları, tanı da büyü…










 ELİNE, DİLİNE,GÖNLÜNE SAĞLIK......


     BİLGİNİZE...İLGİNİZE...



http://www.ihsaneliacik.com/2009/03/allah-ile-aldatanin-onde-gideni.html



39 -ZÜMER-9-hel yestevillezine ya'lemune vellezine la ya'lemun 9-“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”

17-İSRA-34…..evfu bil ahd innel ahde kane mes'ula 17-34-…………Ahdinize vefalı olun çünkü verilen söz sorumluluk gerektirir.
 40-MÜMİN 27. Ve kale musa inni uztü bi rabbi ve rabbiküm min külli mütekebbiril la yü'minü bi yevmil hisab Diyanet Vakfı 27. Musa da: Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbinize sığındım, dedi.  Elmalılı Hamdi Yazır 27-Musa da: "Muhakkak ben, hesap gününe inanmayan her ululuk taslayandan Rabbime ve Rabbinize sığındım!" dedi.  Yaşar Nuri Öztürk 27 Mûsa dedi: "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olana sığındım." 
 68-KALEM 51. Ve in yekadulleziyne keferu leyuzlikuneke biebsarihim lemma semi'uzzikra ve yekulune innehu lemecnunun. 52. Ve ma huve illa zikrun lil'alemiyne  Diyanet Vakfı 51. O inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. Hâla da (kin ve hasetlerinden:) "Hiç şüphe yok o bir delidir" derler. Elmalılı Hamdi Yazır 51-Ve gerçekten o küfredenler o zikri (Kur'an'ı) işittikleri zaman az daha seni gözleriyle kaydıracaklardı; bir de durmuşlar: "O şüphesiz bir deli." diyorlar. Yaşar Nuri Öztürk 51 O küfre sapanlar, Zikir'i/Kur'an'ı işittiklerinde az kalsın gözleriyle seni devireceklerdi. "Bu tam bir cinlidir." diyorlardı. Diyanet Vakfı 52. Oysa o (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür. Elmalılı Hamdi Yazır 52-Halbuki o (Kur'an) bütün akıllı alemler için bir öğüttür. Yaşar Nuri Öztürk 52 Oysaki o Zikir/Kur'an âlemler için bir öğütten başka şey değildir.
 81-TEKVİR       27. In huve illa zikrun lil'alemiyne. Diyanet Vakfı 27. O, herkes için, bir öğüttür, Elmalılı Hamdi Yazır 27-O, sadece bir öğüttür, alemler için. Yaşar Nuri Öztürk 27 O, âlemlere bir öğütten başka şey değildir.        28. Limen şae minkum en yestekıyme,. Diyanet Vakfı 28. Sizden doğru yolda gitmek isteyenler için de.  Elmalılı Hamdi Yazır 28-Ve içinizden dosdoğru olmayı dileyenler için.  Yaşar Nuri Öztürk 28 İçinizden, dosdoğru yürümek isteyen için.       29. Ve ma teşaune illa en yeşaallahu rabbul'alemiyne.
 Diyanet Vakfı 29. Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Elmalılı Hamdi Yazır 29-Fakat o alemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz!  Yaşar Nuri Öztürk 29 Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz!   
      7-ARAF-23 kale rabbena zalemna enfüsena ve il lem tağfir lena ve terhamna lenekunenne minel hasirin Diyanet Vakfı 23. (Adem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz. 
       21-ENBİYA-87……(yunus dediki)… ………el la ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minez zalimin  Diyanet Vakfı 87. Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: "Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!"
       28-KASAS-16-kale rabbi inni zalemtü nefsi fağfirli ....fe ğafera leh innehu hüvel ğafurur rahiym Diyanet Vakfı 16. Musa: Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başıma iş açtım). Beni bağışla dedi, Allah da onu bağışladı. Çünkü, çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olan ancak O'dur. 
       2-BAKARA-286-. leha ma kesebet ve aleyha mektesebet* ….rabbena la tüahızna in nesina ev ahta'na*.. 2-286-DİYANET- Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. ..Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma…sorgulama…hesaba çekme… 
       12-YUSUF 21-……vallahü galibün ala emrihi ve lakinne ekseran nasi la ya'lemun  DİYANET-21-….Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler. ELMALILI-21-…….Allah, yaptığı işte üstün bir güce sahiptir, fakat insanların çoğu bilmezler. Y.NURİ-21-………..Allah, kendi emrine Gâlib'dir/kendi emrine hükmeder. Ama insanların çokları bilmiyorlar.

       12-YUSUF 100…….inne rabbi latiyfül lima yeşa' innehu hüvel alimül hakim 100…. Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lütfedicidir. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir."       101-….fatıressemavati vel ardı  ente veliyyi fid dünya vel ahirah teveffeni müslimev ve elhıkni bis salihiyn 101…. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da ahirette de benim sahibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!"
       7-ARAF- 185-.... fe bi eyyi hadisin ba'dehu yü'minun (BAŞKA HANGİ GERÇEK SÖZ-HADİS-E İNANACAKSINIZ)        77-MÜRSELAT -50-Fe bi eyyi hadiysin ba'dehu yü'minune.(BAŞKA HANGİ GERÇEK SÖZ-HADİS-E İNANACAKSINIZ)
 rabbena amenna fağfir lena varhamna ve ente hayrur rahimin (23-/109) 
 ve selamün ala ibadihillezinastafa (27-/59) 
 sübhane rabbike rabbil izzeti amma yesifun (37-/180) 
ve selamün alel mürselin (37-/181) Vel hamdü lillahi rabbil alemin(37-/182)


22 Ocak 2013

MUKTEDİRİN KADERİ

http://www.ihsaneliacik.com/2010/05/muktedirin-kaderi.html


22 MAYIS 2010 CUMARTESI
                                 MUKTEDİRİN KADERİ


      “Madencinin kaderi bu” cümlesi bana İsmet Özel’in “Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor dizesini hatırlattı. Hani “Böylesine hazırlıklı değilim daha/Bilmek. Bu da ürkütüyor. Gene de biliyorum/Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda…” diye devam eden Erbain’in o ünlü dizeleri… 



      “Madencinin kaderi bu” sözünün anlamı hakikaten ürkütücüdür. Bu sözü söyleyenin kişiliği, kimliği ve yetiştiği dinî iklim düşünüldüğünde, olayın sadece bir dil sürçmesi olmadığı, memleketin ‘muhafazakâr’ bilinçaltını yansıttığı görülür.  Onun için ‘kapanmaz bu sözün açtığı yara vicdanlarda’…


Türkiye’de muhafazakâr bir çok çevrenin bilinçaltında bu zihniyet var.


Bu vesile ile
 “İslam’da kader” konusunu ele alacağım ancak izninizle birkaç kelam etmem lazım.


Bir kamu görevlisi olarak ülkenin Başbakanı meydana gelen bir felaket hakkında
“Kaderlerinde var” diyemez. Bu, sorumluluğu bilinmezliğe havale edip olaydan kaçmak anlamına gelir. Keza “kader” dinî bir kavram olduğuna göre, sorumluları sorgulanamaz kılmak anlamına gelir. Laikliğe aykırı olduğundan filan değil; bilakis benim görüşüme göre Emevî zihniyeti ve Muaviyecilik olduğundan. Buna birazdan geleceğiz…


Oysa yapılması gereken olay hakkında rasyonel bilgi vermek, alınan önlemlerden bahsetmek, karşılaştıkları güçlükleri sıralamak, yapılan yanlışları ve hataları cesaretle dile getirmek, kurtarma çalışmaları hakkında kamuoyunu bilgilendirmek gibi herkesin makul karşılayacağı şeyler olmalıydı. Onun oturduğu makamdan bakınca yerin 500 metre altına gömülen madencinin kendi oğlundan farkı yoktur.
“Gemicik” sahibi olmak nasıl oğlunun kaderi değilse maden ocaklarında can vermek de madencinin kaderi olamaz.


***

Sadede gelelim…


      “-Söyle bakalım İslam’ın şartı kaç?”  “- Peki imanın şartı kaç?” diye devam edip giden konuşmaların yüzlercesine şahit olmuşsunuzdur.


      Artık böyle sorular soruluyor mu bilmiyorum, ama bizim çocukluğumuzun en ünlü sorularıydı bunlar... Özellikle misafirliklere gidildiğinde çocuklara en çok bu ve benzeri sorular sorulurdu. Çünkü ‘muhafazakâr dindâr’ büyüklerimize göre bunlar ilk öğrenilmesi gerekenlerdendi, bilmemek çok ayıptı. Bu tür sorulara verilen cevaplar çocuğun dini öğrenmeye başlayıp başlamadığının da testi ve göstergesi sayılırdı...



Gel gör ki bu tür “şartlı refleksler” tâ Emevî devrinden kalma ezberden başka bir şey değil. Bari doğru olsa, üstelik yanlış bir ezber.

      Bakın nasıl.

***

      İslam kelam tarihinde İmam Maturidi’den sonra ekol içinde ikinci adam durumda olan Ebu Muin en-Nesefi (öl.508/1114), Eş’arî’den sonra Bakıllanî gibi Maturidîliği daha sistematik bir tarzda ele almış, derinlemesine temellendirmiştir. Ebu Muin’in’in en önemli eseri
 Tabsıratu’l-Edille Maturidîliğin serancamına paralel olarak pek tesirli olamamış, bunun yerine Eş’arî eğilimli şerhleri rağbet görmüştür.


      Eserde iman ve İslam’ın şartları diye bilinen sıralamada dikkat çekici bir farklılık gözden kaçacak gibi değil.

      Ebu Muin en-Nesefi
 Tabsıra’sında aynen şöyle demektedir: “Deriz ki, inançlara gelince, din alimlerine göre bunlar beş esasa ayrılır; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman. İbadetler de onlara göre beşe ayrılmış olur: salât, savm, hacc, zekat ve cihad...” (bkz. İhyadan İnşaya adlı çalışmamızın İslam’ın şiarları böl.)


      Ebu Muin en-Nesefî bu sıralamayla dikkat çekici bir şekilde
 “kaza ve kaderi” iman esasları arasında saymamakta, İslam’ın üzerine bina olduğu şeyler arasında da“cihadı” zikretmektedir.


      Buna göre
 “imanın ve İslam’ın şartları” olarak bilinen esaslar beş teorik beş de pratik olmak üzere on esastan ibaret oluyor. Büyük ihtimalle Cibril hadisi olarak bilinen rivayetin en sahih varyantı Tabsıra’da geçtiği gibidir.


      Demek ki iman edilecek esasların özeti beştir: 1-Allah’a iman 2-Meleklere iman 3-Kitaplara iman 4-Peygamberlere iman 5-Ahiret gününe iman… Aynı şekilde İslam’ın üzerine bina olduğu esaslar da beştir:1-Salât 2-Savm 3-Hacc 4-Zekat 5-Cihad…


      Yani bu dinde teorik olarak 1- Tek Allah’a, 2- Gökte pasif sukûnete çekilmeyip alemde dinamik güçleri olduğuna (melâike), 3- Tarih boyunca insanlıkla sürekli iletişim halinde olduğuna (risalet), 4- İnsanlığın sorunlarına bigâne kalmayıp yol gösterici suhuflar/bildiriler/kitaplar gönderdiğine (kitab), 5- Bunlar aracılığı ile işin sonunu düşünerek davramamızı, her şeyin hesabının sorulduğu bir son gün olduğuna inanacaksın (ahiret)…



      Pratik olarak da 1- Dua, tazarru, yakarış, secde ve tevâzu halinde olacak, kibirlenmeyecek, haddini bilecek, Allah’a içtenlikle yönelerek sadece onun önünde eğileceksin, başka hiçbir gücün, kişinin, kurumun önünde eğilmeyeceksin (salât), 2- Çevrene zarar vermekten sakınacak, ahlakî tutarlığa sahip olacak, açı yoksulu unutmayacak, bir aylık talimle de olsa kendini tutmasını öğreneceksin (savm), 3- İmkanın varsa her yıl insanlık ve eşitlik gösterisine katılacak; buradan ögrendiklerinle insanlar arasında dil, renk, ırk, kavmiyet, mülkiyet, cinsiyet ayrımcılığı yapmayacaksın(hacc), 4-  İhtiyaçtan fazla mal ve mülk biriktirmeyecek; fazla olanı herhangi bir orana bağlı olmaksızın sürekli vereceksin (zekat), 5- Yeryüzünde zulme karşı adaletin, yalana karşı gerçeğin, ezene karşı ezilenin yanında yer alarak sürekli devrim için mücadele edeceksin (cihad)…


      
İşte bu dinin teorik ve pratik özeti bundan ibarettir.

***

      
      Bu özetleme gayet anlaşılabilir ve mantıkî bakımdan da gayet tutarlıdır. Çünkü beş teorik beş de pratik ilke vazediyor. “Bu dinde nelere inanmam ve neler yapmam lazım” sorusuna kısaca ve özet halinde cevap veriliyor.


      Buna benzer özetlemeler Kur’an’da da yapılır. (ör. Bakara; 2/177).



      Ancak bu özetlemelerin hiçbirinde “kadere iman” zikredilmez. Kur’an’da kader bir iman esası değildir ve fakat tevekkül, tevhid, şirk vb. bir Kur’an kavramıdır.


      Bu anlamda kader varlık ve oluş kanunları anlamına gelmektir. Her şeyin bir oluş ve bozuluş (kevn ve fesad) kanunu veya gidiş yasası vardır; evren buna göre işler. Demek ki takdir insanın, tarihin, hayatın ve doğanın işleyiş yasaları olmaktadır. Bunlara uyulmalı ki tarih, hayat ve tabiat felaketimiz olmasın. Eğer başımıza bir felaket geliyorsa bu kendi ellerimizle yaptıklarımızdan dolayıdır. Varlık ve oluş kanunlarını tayin etmek (kâdir) ve sürdürmek (emr) ise Allah’a aittir. İkbal der ki “Kader, insanın tarihte Allah ile yaptığı bir yürüyüştür.


      Hal böyleyken
 “kadere imanın” özellikle Emevî döneminde dinî doktrin haline getirilerek bu ezbere dahil edildiği ve “rivayet piyasasının” da ona göre şekil aldığını görüyoruz.


 
      Hicri 40 yılında Muaviye tarafından, “cemaat yılında”, Medine mescidinde elinde kılıcıyla “Bu iş kaza ve kader iledir” diyerek ilan edildi.  91 küsur yıllık Emevî dönemi boyunca  resmi doktrin haline getirildi ve siyasal mana yüklenerek “Bizim ümmetin başında olmamız Allah’ın kaza ve kaderi iledir” argümanı geliştirildi. Buna itiraz eden ilk yüzyıl aydınlanmacılarından Amr el -Maksus, Mabed el-Cuhenî ve Ca’d bin Dirhem gibi bir çok sima “kaderi inkar ettiği” gerekçesiyle ağır işkenceler altında şehit edildi. Üstelik saray ulemasınca “Rafızî, Kaderiyye” diye yaftalanarak…



      İlginçtir Roma döneminde de örneğin Aziz Justin kaderi inkar ettiği gerekçesiyle idam edilmişti. Emevî kabileci ganimet düzeni, nasıl “kendi elleriyle” kurduğu statükoyu Allah’ın kaderi olarak görüyorsa , Roma’nın köleci düzeni de Stoacı kader anlayışı ile savunulurdu. Her ikisinde de düzene itiraz edenler kaderi inkar etmekle suçlanırdı.


***



      İslam kelam tarihinde Emevî sultanı Abdülmelik’e Hasan-ı Basri tarafından gönderilen risale meşhurdur. Risale, dönemin iklimini ve argümanlarını bütün açıklığı ile yansıtıyor. Özellikle Emevî Sultanının Hasan-ı Basri’ye hitabı esnasında kullandığı argümanlar çok ilginç ve çok da tanıdık: (!)



      “Emiru'l Mu'minin Abdülmelik bin Mervan’dan Hasan Basri'ye...

      Sana selam olsun. Zatından başka ilah olmayan Allah’a hamdü sena ederim. İmdi, daha önce geçen alimlerin hiç birinden duyulmadık bir şekilde kader meselesini izah etmeye çalıştığın bana ulaştı. Halbuki ben bu meselenin daha önceden beri senin anlattığın gibi izah edildiğini hiç duymamıştım. Senin salih, alim, faziletli, istekli, titiz birisi olduğunu biliyorum. Doğrusu senden duyduğum bu tür sözler hiç de hoşuma gitmedi. Bu meseleyle ilgili görüşlerini bana yaz. Bu iddialarını nereye dayandırıyorsun? Sahabeden birisinin görüşüne mi, Kur’an’ın bir hükmüne mi yoksa kendi görüşlerine mi? Biz daha önce kader meselesini senin gibi anlatan birisine hiç rastlamamıştık. Bu husustaki görüşlerine bana bildir...”



      Hasan-ı Basri de mektubunda görüşlerini yazıyor ve insanın irade ve sorumluluğunu ortadan kaldıran kader anlayışını açık bir dille reddediyor ve özgür iradeyi savunuyor. Bu bakımdan risale baştan sonra bir
 “özgür irade” savunması mahiyetindedir. Kur’an’dan onlarca ayetin tefsirini yapan Hasan-ı Basri, ısrarla insanın özgür irade sahibi olduğunu, kulların fiillerinden bizzat kendilerinin sorumlu olduğunu, başımıza gelenlerin önceden tayin edilmediğini, zulümlerin ve kötülüklerin O’na nispet edilmesinin Allah’ın adaletine sığmayacağını anlatıyor. (Risalenin tam metni için bkz. “İslam’ın Yenilikçileri” adlı kitap çalışmamız, c.1, ‘Hasan-ı Basri’ böl.).



      Böylece Emevîlere demek istiyordu ki: “İşlediğiniz zulümler kendi ellerinizle yaptıklarınızdandır. Bunların kaderimiz olduğu görüşü batıldır. Allah zulmedenleri sevmez. Bilakis böyle durumlarda zulme uğrayanlara cihadı emreder...”


      Emevîler de demek istemekteydi ki: Kime karşı cihad? Biz de Müslümanız. Hiç kelimeyi şahadet getirene karşı cihad olur mu? Buradan İslam’ın esaslarına cihadın kaldırılıp kelime-i şahadetin eklenmesinin ne manaya geldiği de anlaşılıyor olmalı. Oysa iman esaslarında “Allah’a iman…Peygambere iman…” derken zaten kelime-i şehadeti ifade etmiş oluyorsun.


      Görülüyor ki tarih boyunca siyasi iktidarlar bir taraftan kader inancını yardımlarına çağırırken, diğer yandan da cihadı (
emr-i bi’l maruf neyh-i ani’l münker) çok sevimsiz ve tehlikeli görmektedirler. Bu nedenle halk kitlelerine kodlanıp ezberletilen“şartların” bilinçli bir tercihi yansıttığını söylemek mümkündür. Bu, Emevî yönetiminin kendilerine zulüm gerekçesiyle karşı çıkanları bertaraf etmek, ellerini kollarını bağlamak için geliştirdiği bir argümandı.



      Bugün için artık bir anlamı bulunmuyor.


      Anlamı olsa bile aktardığımız şekilde yeniden aslına uygun sıralanması gerekiyor.  O bile yapılmayıp kör bir taklit sürüp gidiyor.


      Tabi bu İslam’ın hükümlerinin sadece bunlardan ibaret olduğu anlamına da gelmiyor. Bu olsa olsa anlama kolaylığı bakımından bir özetleme olabilir. Bu özetlemenin örnekleri de yukarıda değindiğimiz gibi Kur’an’da verilmekte…


      Demek ki
 “Söyle bakalım İslam’ın şartı kaç?” diye bilgiç bir edayla sorduğumuz sorunun cevabını bile yanlış biliyoruz.

***


      “Madencinin kaderi bu” sözünün sahibine çocukluğunda bu sorular çok sorulmuştur ve o da bu ezberi çok tekrarlamıştır. Yetiştiği dinî iklim onu böyle ele verince kömür ocaklarındaki hazin ölümler madencinin kaderi oluyor.

      Vicdanı donmadıysa ‘sözünün anlamı ürkütür’ adamı.

      Aksi halde açıklayamadığınız  veya sorumluluğundan kaçmak istediğiniz şeye kader der geçersiniz.

      Peki, o zaman, iktidarda olmanın kaderinde de iktidar zenginleri yaratmak var.

      Belediyeci olmanın kaderinde ihalelerden yüzde almak var.

      Üçüncü köprü yapmanın kaderinde güzergâhtan arsa kapatma yarışı var.

      İktidarın kaderinde oğluna gemicik almak, damadını medya patronu yapmak var.

      Banka hesabına servet yığmak var.

      Öyle mi?

      Muktedirler hep buradan yıkılmadı mı?

      Ne kadar ilginç, ‘muktedir’ ile ‘kader’ aynı kökten; neyin ‘kader’ olduğunu tayin eden demek, ‘iktidar’ da tayin edici erk/güç…

      İnsanların kaderini tayin edici olmaya başladığınız an ‘muktedir’ oluyorsunuz.

      ‘Muktedir’ olmakla birlikte yıkılışınız da ‘mukadder’ oluyor.

      ‘Muktedir’ kibirle bakıyorsa ağurdu çökmüşe

      ‘İktidar’ ‘kader’ demeye başlamışsa bir felakete

      Çanlar artık onun için çalıyor demektir.

     “Kadermiş” öyle mi? Haşa, bu söz değil doğru

      Belanı istedin, Allah ta verdi, doğrusu bu 

      Kader; şerâiti mevcud olupta meydanda

      Zuhura gelmesidir mümkinatın a’yanda

      (Mehmet Akif Ersoy
: Safahat; Fatih kürsüsünde)

      Not: Patlamada ölen maden işçilerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine başsağlığı dilerim.

      http://www.ihsaneliacik.com/2010/05/muktedirin-kaderi.html


     ELİNE, DİLİNE,GÖNLÜNE SAĞLIK......


     BİLGİNİZE...İLGİNİZE...



39 -ZÜMER-9-hel yestevillezine ya'lemune vellezine la ya'lemun 9-“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”

17-İSRA-34…..evfu bil ahd innel ahde kane mes'ula 17-34-…………Ahdinize vefalı olun çünkü verilen söz sorumluluk gerektirir.


 40-MÜMİN 27. Ve kale musa inni uztü bi rabbi ve rabbiküm min külli mütekebbiril la yü'minü bi yevmil hisab

 Diyanet Vakfı 27. Musa da: Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbinize sığındım, dedi. 
 Elmalılı Hamdi Yazır 27-Musa da: "Muhakkak ben, hesap gününe inanmayan her ululuk taslayandan Rabbime ve Rabbinize sığındım!" dedi. 
 Yaşar Nuri Öztürk 27 Mûsa dedi: "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olana sığındım." 

 68-KALEM 51. Ve in yekadulleziyne keferu leyuzlikuneke biebsarihim lemma semi'uzzikra ve yekulune innehu lemecnunun. 52. Ve ma huve illa zikrun lil'alemiyne 

 Diyanet Vakfı 51. O inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. Hâla da (kin ve hasetlerinden:) "Hiç şüphe yok o bir delidir" derler.
 Elmalılı Hamdi Yazır 51-Ve gerçekten o küfredenler o zikri (Kur'an'ı) işittikleri zaman az daha seni gözleriyle kaydıracaklardı; bir de durmuşlar: "O şüphesiz bir deli." diyorlar.
 Yaşar Nuri Öztürk 51 O küfre sapanlar, Zikir'i/Kur'an'ı işittiklerinde az kalsın gözleriyle seni devireceklerdi. "Bu tam bir cinlidir." diyorlardı.
 Diyanet Vakfı 52. Oysa o (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür. Elmalılı Hamdi Yazır 52-Halbuki o (Kur'an) bütün akıllı alemler için bir öğüttür. Yaşar Nuri Öztürk 52 Oysaki o Zikir/Kur'an âlemler için bir öğütten başka şey değildir.

 81-TEKVİR       27. In huve illa zikrun lil'alemiyne.

 Diyanet Vakfı 27. O, herkes için, bir öğüttür,
 Elmalılı Hamdi Yazır 27-O, sadece bir öğüttür, alemler için.
 Yaşar Nuri Öztürk 27 O, âlemlere bir öğütten başka şey değildir. 
       28. Limen şae minkum en yestekıyme,.
 Diyanet Vakfı 28. Sizden doğru yolda gitmek isteyenler için de. 
 Elmalılı Hamdi Yazır 28-Ve içinizden dosdoğru olmayı dileyenler için. 
 Yaşar Nuri Öztürk 28 İçinizden, dosdoğru yürümek isteyen için.
       29. Ve ma teşaune illa en yeşaallahu rabbul'alemiyne.

 Diyanet Vakfı 29. Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.

 Elmalılı Hamdi Yazır 29-Fakat o alemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz! 
 Yaşar Nuri Öztürk 29 Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz!   

      7-ARAF-23 kale rabbena zalemna enfüsena ve il lem tağfir lena ve terhamna lenekunenne minel hasirin 

Diyanet Vakfı 23. (Adem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz. 

       21-ENBİYA-87……(yunus dediki)… ………el la ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minez zalimin 

 Diyanet Vakfı 87. Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: "Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!"

       28-KASAS-16-kale rabbi inni zalemtü nefsi fağfirli ....fe ğafera leh innehu hüvel ğafurur rahiym Diyanet Vakfı 16. Musa: Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başıma iş açtım). Beni bağışla dedi, Allah da onu bağışladı. Çünkü, çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olan ancak O'dur. 


       2-BAKARA-286-. leha ma kesebet ve aleyha mektesebet* ….rabbena la tüahızna in nesina ev ahta'na*..

 2-286-DİYANET- Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. ..Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma…sorgulama…hesaba çekme… 

       12-YUSUF 21-……vallahü galibün ala emrihi ve lakinne ekseran nasi la ya'lemun 

 DİYANET-21-….Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler. ELMALILI-21-…….Allah, yaptığı işte üstün bir güce sahiptir, fakat insanların çoğu bilmezler. Y.NURİ-21-………..Allah, kendi emrine Gâlib'dir/kendi emrine hükmeder. Ama insanların çokları bilmiyorlar.


       12-YUSUF 100…….inne rabbi latiyfül lima yeşa' innehu hüvel alimül hakim 100…. Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lütfedicidir. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir."

       101-…fatıressemavati vel ardı ente veliyyi fid dünya vel ahirah teveffeni müslimev ve elhıkni bis salihiyn 
101…. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da ahirette de benim sahibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!"

       7-ARAF- 185-.... fe bi eyyi hadisin ba'dehu yü'minun (BAŞKA HANGİ GERÇEK SÖZ-HADİS-E İNANACAKSINIZ) 

       77-MÜRSELAT -50-Fe bi eyyi hadiysin ba'dehu yü'minune.(BAŞKA HANGİ GERÇEK SÖZ-HADİS-E İNANACAKSINIZ)

 rabbena amenna fağfir lena varhamna ve ente hayrur rahimin (23-/109) 


 ve selamün ala ibadihillezinastafa (27-/59) 


 sübhane rabbike rabbil izzeti amma yesifun (37-/180) 


ve selamün alel mürselin (37-/181) Vel hamdü lillahi rabbil alemin(37-/182)